mülkiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mülkiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2011 Çarşamba

İslam Tanrısı ve Onun Adalet Sistemi

İslam tanrısı içinden çıktığı toplumun gelenek, kanun ve siyasi sistemine tabidir, bu durumun yansımasına Kuran ve hadisler dışında siyer ve megazi kitaplarında da rastlarız. İslam düşünce sistemi içerisinde şeriat olarak adlandırılan adalet kavramı oldukça önem taşır, bir toplumun ilkel yapılanmadan modern bir yapılanmaya evrilmesindeki en büyük sonuçlardan birisidir adalet. Toplum geliştikçe ve mülkiyet ilişkileri karmaşıklaştıkça, nüfusla paralel İnsan ilişkileri çeşitlendikçe yeni kanunlara ihtiyaç duyulur. Yazılı ilk kaynak olarak Sümerler ile başlayan adalet sisteminin toplum için düzenlenmesi gerekliliği, toplumların gelişmesi ve mülkiyet ilişkisinin karmaşıklaşması ile paralel bir şekilde yapılandırılmış ve düzenlenmiştir. Bu bağlamda İslam toplumu ve onun adalet sistemini oluşturan Muhammed’in uyguladığı adalet kuralları ve kanunları ancak içerisinde yaşadığı toplumun bilgisi ve pratiği kadar olabilmiştir.

Muhammed adalet sistemini oluştururken büyük ölçüde Yahudi’lerin gelenekleri ve kutsal kitabındaki kanunlardan yararlanmışsada, bir o kadar da içinden çıktığı Arap ve Bedevi toplumunun gelenek ve sözlü kanunlarından da yararlanmıştır. Adalet sistemi ilk dönem İslam toplumunda sadece Muhammed’in söyledikleri / uygulamaları olduğu içindir ki günümüzde de Muhammed’in duruma ve zamana göre, görece bilgisi ile oluşturduğu primatif kanunlar uygulanmaktadır İslamda, üstelik bu kanunlar tamamen ilahi bir emir olarak algılandığı içinde değiştirilemez bir niteliğe sahiptir İslam şeriatı açısından. Kanun yazımında daha doğru söylemle kanunların uygulanmasında / teorize edilmesinde, Muhammed ilk önce Arap ve Bedevi gelenek ve kanunlarına bakar orada istediği şeyi bulamazsa Yahudi’lerin yaptıkları şeyin tam tersini yaparak pratikte çözümler üretirdi, bu davranış ve uygulama hep böyle değildi elbette. Medine’de ilk dönem her anlamda İslam toplumu güçsüzken Yahudi’lerin kuralları daha ön plandaydı, hatta Muhammed bu durumu sağlam temellere oturtmak adına bu tip kanunları ayet olarak belletirdi, bu duruma en güzel örnek evli kişilerin zina yapmaları halinde uğradıkları recm yani taşlanarak öldürülme şeklindeki cezalandırılma kanunu’nun ilk olarak bir ayet emri / ilahi istek şeklinde uygulanması ve sonrasında bu ayet Kuran’dan çıkarıldıktan sonra kanunun Ömer vasıtası ile devam etmesidir.

Toplumsal gelenek ve yazılı olmayan kanunların devamı olarak İslam şeriatında yer alan kanunlar adına, Bedevi kabilelerindeki gelenek sonucunda elde edilen ganimet sonrası paylaşımda reis’in 5/1 pay alması ve bu payını yönetici vasfının devamı için vede hayır yapmanın güçlünün şanından sayılması nedeniyle kabile adına, kabile içerisinde hayır işlerinde kullanması geleneğinin bir ayetle İslam toplumunda aynen kanun olarak devam ettiğini örnek gösterebiliriz. Bazı gelenek ve kanunlar ise kabile yaşantısından yerleşik şehir yaşantısına ve doğu usülü feodal devlet anlayışına evrilen yeni İslam toplumu için yetersiz kalınca, Muhammed Yahudi’lerde bulamadığı çözümler için bilgi sahibi olduğu Bizans ve Pers uygarlıklarından esinlenmiş yada kanun kopyalamıştır. Bir diğer kanun ihtiyacına yönelik talebin çözülmesi olayıda, Muhammed’in yakın arkadaşları başta Ömer olmak üzere İslam toplumunun eşitler arası kişilerinin düşünceleri ve baskıları nedeniyle olmuştur. Buna en güzel örnek Muhammed’in artan baskılar üzerine kadınların örtünmesinin ilahi bir emir olarak İslam şeriatına dahil etmesidir.

Yukarıda özetle anlatılan İslam şeriatının ortaya çıkmasında Muhammed ve arkadaşları başta olmak üzere ilk Müslüman toplumun tanrı algılaşıyıda büyük bir etken olmuştur. Söz konusu toplum tanrıyı tanımlarken pagan /puperest din anlayışının evrilmesi sonucunda ortaya çıkan tek tanrı kavramına yaşadığı dönemin gelenek ve kanunları dahilinde bir çok sıfat eklemiştir, bunun haricinde kabile yaşantısından bir üst örgütlenme şekline geçerken ortaya çıkan ihtiyaçlar doğrultusunda yeni sıfatlar da bularak eklemiştir. Söz konusu dinsel düşünce sisteminin çıkış noktası Yahudi’lerin pagan din inancının evrilmesi ile oluşan tek tanrılı din ve onların gelenekleri olmuştur. Tanrıları İnsan şeklinde yani kendisine benzeterek oluşturduğu panteonu terk ederken ve tek tanrı düşüncesini oluştururken Yahudi din adamları mevcut pratik yaşamlarını aktarmışlardır, burada oluşturulan tanrıya söz konusu dönemin ve toplumunun gelenekleride yüklenmiştir doğal olarak, bu süreç dinin tekrar tekrar her yazımında şekillendirmek ve mevcut dönemin geleneklerini ekleyip eskiyenleri çıkarmak olarak yansımıştır pratiğe. İslam da ilk varlığının 4 yüzyılı boyunca bunu yapmıştır, ilk dönem tanrı tekil olarak kurgulanırken yaşanan toplum düzeni büyük oranda korunmuş ve tanrının vasıfları olarak ta tanımlanmıştır.

Tekil tanrı kurgulanırken mevcut ekonomik ve siyasi sistemde erkek egemen hakim görüş çerçevesinde yeniden yapılandırılmışır. Özellikle kabile tanrılarının savaşı olarakda görülen İnsanların ve toplumların arasındaki savaş algılaması, ilk dönem İslam toplumununda karşılaştı bir olgu olmuştur. Müslüman toplum ne zamanki Mekke’yi ele geçirmiştir o zaman Muhammed’in tanrısı galip geldiği için bir toplu katılım olmuştur İslam’a, çünkü pagan / putperest inanca göre kendi tanrıları onları koruyamıyacak kadar acizdir, bu olgu tek tanrı kavramında yerini her şey tanrının isteği ile olur tanımlaması ile açıklandığı içindir ki tek tanrı inancındaki Müslüman’lar yenildikleri dönemlerde bile tanrılarına sıkı sıkı sarılabilmişlerdir. Söz konusu İslam tanrısı dönemin mevcut sınıfsal katmanlardan oluşan toplumunu aynen kabul eder, diğer bir söylemle bu yeni tanrı mevcut ekonomik ve siyasal yapılanmayı egemen güçler adına sürdürülmesinide emreder. Eşit ve adil olarak sevgi dolu bir tanrı şeklinde İslam misyonerlerce tanıtılan İslam tanrısı, aslında İslam mitolojisinde ve şeriatında hiçte adil olmadığı gibi tamamen erkek egemen bir toplumun sınıflı yapısını da dayatır. Tüm bu dayatmaların kökeninde dönemin erkek egemen yaşamı etkendir, buna birde Muhammed’in kişisel istemleri eklenince tanrıyı ve onun şeriatını şekillendirmekte zor olmaz, bu yapılanmaya birde Ömer gibi İslam’ın yapılanmasında söz sahibi egemenliği nisbi oranda paylaşan eşit kişilerin beklentileri ve tanrı algılayışlarıda eklenince ilk dönem İslam tanrısı ortaya çıkmış olur. Sınıflar üzerinde yani eşit olmayan bir toplumu tanrı aracılığıyla meşrulaştırmış olan İslam için bir sonraki aşama bu sınıfların olası muhalefetini önlemek olmuştur.

İslam tanrısı kurgulanırken ortaya çıkan adaletsizlikler daha o dönem ilk Müslümanların dikkatini çekmiş ve Muhammed’in kişisel kefilliği ile açıklanan bir takım söylemlerle dengelenmeye çalışılmıştır, bir süre sonra bu eşitsizlikler İslam düşünce sisteminde kader olarak teorize edilip kitlelere bilimsel bir görüş olarak sunulmuştur. Günümüzde İslam tanrısının gerek kurgulanması, gerekse vasıfları arasındaki tutarsızlık İslam dininin yeniden eleştirilmesi sürecinde en çok öne çıkan özellikleri olmuştur. İslam mitolojisindeki kurgusal hatalar ve dönemin şartlarına ve siyasi dengelere göre oluşturulan kanunlar günümüzde ilkel, yetersiz ve hak gasbına / İnsan haklarının çiğnemesine yol açan uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

İslam tanrısının ve şeriatının adaletsiz bir yapılanma içerisinde ve düşüncesinde olmasından, orta çağ toplumlarında vatandaş olarak tanımlanmayan, bazı uygarlıklarda İnsan olarak bile görülmeyen kadınlar en çok etkilenen kitleyi oluştururlar. İslam tanrısı ve dini kurgulanırken kadın tanımlamasıda dönemin toplumunun erkek egemen algılaşıyı paraleleninde olmuştur. Muhammed ve kurguladığı tanrı İslam mitolojisine göre kadını eksik akıllı, yetersiz, erkeklere göre bir çok açıdan neredeyse tamamen denk olmayan nitelik ve niceliklerle yaratmıştır. Yaşama baştan tanrısının yani yaratıcısının kendisine verdiği engelli özelliklerle başlayan kadın, bu engellerinden kaynaklanan hak kayıplarını telafi etme yükümlülüğünede sahip olarak, sınıfsal adaletsizliğin de olduğu bir toplumda tanrıyı memnun etmek zorundadır. Burada İslam tanrısı kusurlu ve engelli yarattığı bir varlıktan tam yarattığı bir varlık kadar tapınma beklemekte ve bir çok konuda yükümlülüğüde ona yüklemektedir. Görüldüğü gibi İslam tanrısı dönemin kadın algılaşıyışına paralel olarak dinsel açıdan kadınları tanımlamakta ve onlara yükümlülükler vermektedir. Baştan sona kadar eksik ve kadını aşağılayan bir kurgunun olduğu bu tanımlamada kanunlarda kadınların aleyhine işler bir çok yerde. İki kadın bir erkek kadar söz sahibidir adalet sisteminde, içinden çıktığı coğrafya açısından belli bölgelerde devrim niteliğinde olsada Dünya’nın diğer bölgelerinde ki mirastan tam pay alan kadınlar açısından hak gaspı olan mirastan yarım pay almada kadınlar içindir. Namus kavramını koruması gerekende kadındır, tecavüze uğradığı takdirde suçlanan ve recm edilerek yani taşlanarak öldürülende kadındır.

Bütün bu kurgulamada ilk dönem Müslüman kadınlar içinde tepki ortaya çıkmış ve söz konusu muhalefet Muhammed’in tanımlaması ve ilahi kanunlarla bastırılmıştır. Kadınların ve özellikle Medine’li ve Bedevi kadınların bazı hak kayıplarına uğramaları, kendilerine yönelik baskıcı uygulamaların ortaya çıkması sonucunda o dönem kadınlar tarafından İslam tanrısı erkekleri kayırmakla ve sadece erkeklere hitap etmekle itham edilmiştir, buna paralel olarak bazı ayetler aracılığıyla kadınların muhalefeti kırılmışsa da pratikte kurgusal hataların özellikle kadınları mağdur ettiği gerçeği Muhammed’in olayı tanrısal bir yaradılış ve kader olarak tanımlaması ile dönemsel olarak kapatılabilmiştir. Muhammed bu söyleminde cehennemin büyük çoğunluğunun kadınlardan oluştuğunu ve bu yüzden kadınların daha fazla sadaka, fitre vb. harcayarak tapınma yoluyla tanrıyı memnun etmesi gerektiğini belirtmiştir.

İslam tanrısına göre hayata zaten yenik ve ezik olarak oldukça geriden başlayan kadınlar, yaradılıştan gelen kusurlarının yol açtığı günahları tanrılarına affettirebilmek için ayrıca ilave sevap işlemeye mahkum edilmektedir. Üstelik Muhammed’in tavsiyesine göre bu ilave sevabıda ancak maddi imkanı olan kadınlar yapabilmektedir, mesela Padişah annesi olan bir kadın İstanbul’un en nadide yerine bir cami yaptırarak sevap işlerken, köyde yoksulluk içinde yaşayan bir kadın sadaka veremediği için sevap işleyememektedir. İslam tanrısı yarım akıllı yani zihinsel özürlü olarak yarattığı kadından cehenneme gitmemesi için fazladan mesai isterken, karşısına daha bir çok aleyhinde kanun çıkartarak kusurlarına kusur katmakta çekinmez. Müslüman kadın ne yapsa, ne etse bu tanrıya yaranamaz. İlk önce yaradılışından gelen kusurlar yüzünden cehennemde işkence görür, ardından da İslam mitolojisine göre imanlı olarak ölmüşse eğer, cezasını çektikten sonra cennete huri olarak görev yapmaya gönderilir. İslam tanrısı sadece erkeklere özel bir Dünya yaratmakla kalmaz, birde öteki Dünya’yı erkeklere özel yaratır İslam mitolojisine göre.

İslam tanrısının ve şeriatının adaletsiz bir yapılanma içerisinde ve düşüncesinde olmasından negatif anlamda etkilenen bir diğer kitlede fakirlerdir. İslam dinine göre sadaka, fitre vb. fakirlere yönelik ekonomik destekler sevaptır, yani tanrıya tapınma şekillerinden oldukça saygın bir kazanım sağlayan dinsel ritüellerdendir. Hayır işlemek, köleleri özgür kılmak, din adına mal ve para harcamak vb. uygulamalar da büyük sevaplar kazandırmaktadır, diğer bir anlamıyla cennete yani sonsuz ve ölümsüz bir güzel yaşama giden yolda tanrıyı memnun eden tapınma şekilleridir. Yukarıda özetle bahsettiğimiz uygulamada zenginler fakirlere göre oldukça avantajlı bir konumdadırlar. Netekim döneminde Medine’de fakirler bir araya gelip durumu Muhammed’e şikayet etmişler ve tanrının bu adaletsiz sisteminden ve kanunlarından mağdur olduklarını beyan etmişlerdir. Muhammed söz konusu topluma avantaj sağlıyacak gizli tapınma yöntemini öğreterek onların artık zenginlerle eşit bir yarışta olduklarını söyleyerek durumu basit bir şekilde kurtarmıştır. Bir süre sonra aynı kitle Muhammede gelerek söz konusu tapınma şeklinin zenginler tarafından öğrenildiğini ve artık gene eşit olmayan bir yaşama mahkum edildiklerini söylemişler ve karşılığında bunun ilahi bir takdir olduğunu yani tanrının bu şekilde bir eşitsizliği emrettiğini söyleyerek kitleyi sakinleştirmiştir. İslam mitolojisine göre ki burada Muhammed cennete yaptığı bir ziyaretten sonra, gördüklerini tasvir ederek cennette ki kitlenin büyük çoğunluğunun fakirler olduğunu belirterek nispi oranda muhalefeti kader çizgisine çekerek önlemiştir. Genede bu durum İslam tanrısının adalet anlayışına göre bazı zenginlerin avantajlı olmasını ve bunuda tanrının bizzat emretmesi gerçeğini değiştirmediği gibi adaletin terasizi bu durumda zenginlerden yana olmuştur.

Buradaki tanrı istenci ve din kurgulamasında, egemen gücün kazanımlarının korunması ihtiyacı ana unsur olarak karşımıza çıksa da bir diğer etken unsur dönemin erkek egemen kabile yaşantısı ve gelenekleri olmuştur. İslam mitolojisinde tanrı ve din ihtiyacı ilk olarak şehirli zengin ve egemenlikten pay isteyen Muhammed’in ve sorasında ona destek olan başlangıçta azınlıktaki diğer zengin ve şehirli arkadaşlarının istekleri ile olmuştur. Mevcut toplum sınıflı ve İslam’ın kurucu kitlesinin şehirli ve tüccar olması nedeniyle ortaya çıkan tanrı ve sistemde doğal olarak zenginden yana olmuştur, mevcut dengeleri korumak adına ve kitlelerin muhalefetini önleyebilmek için zamanla söylemde ve ritüellerde bazı değişikliklere gidilmiştir. Bütün bunlara rağmen İslam tanrısı adalet adına adaletsizlik yapmaktan çekinmemiştir çünkü egemen gücün sınıflı iktidarı ve devamı için gereklidir bu adaletsizlik.

Tanrı ve din kurgulamasında ki İslam şeriatının adaletsiz bir yapılanma içerisinde ve düşüncesinde olmasına son bir örnek olarak köleler gösterilebilir. Aslında söz konusu sistemde en mağdur kesim kölelerdir, köleli bir sınıfsal toplum Muhammed’in içinde yaşadığı toplumun ekonomik sisteminin yapı taşlarından birisidir, göçebe kabilelerin köleci bir toplum olmamalarının ekonomiye negatif bir katkı yapması, söz konusu kabilelerin ilkel bir şekilde iş gücünü öldürmelesi vb. nedenlerle köleler hakkında yeni bir takım kanunlar uygulamaya koyan İslam dini yani Muhammed ve kurguladığı tanrı, köleci sistemi ve köleliği kabul ederek ilahi bir gerçeklik olarak topluma dayatır. Söz konusu dönem de köleler iş gücü olarak ekonomik ve siyasi sistemin bir parçasıdır, köle bir çok açıdan Müslüman toplumca faydanılan bir metadır İslam için.

İlk önce vasıflı erkeklerin iş gücü olarak ve kadın kölelerin (Cariye) Müslüman erkeklerin seks ihtiyacını karşılayacak şekilde köle kullanımı vardır, daha sonra onların özgür kılınması ile kazanılacak bir sevap vardır ki o dönemde ciddi bir maddi karşılık demek olan bu tip gösteriler İslam öncesi geleneklerden İslama geçen ve zenginlerin güç gösterisinin dinsel bir uygulama olarak teorize edilmesidir. Söz konusu azad olayı ile zengin kişi eski geleneklerde olduğu gibi gücünü göstermekte ve aynı zamanda harcadığı para ile zenginliğinin gösterişini yapmaktadır, üstüne birde sevap kazanmaktadır ki kazancın bu kadarı az görülür. Bütün bu gösteriş ve kazancı elde edecek zengin kişinin azad edeceği köle konusunda bir takım İslami kurallara uyması ve önüne geleni azad etmemesi gerekmektedir elbette.

Son olarak azadlı köle söz konusu toplumun en alt tabakasını oluşturmakta ve azad edildiği kişinin gölgesinde ve emrinde ona bağımlı olarak yaşamaya devam etmektedir ki buda söz konusu toplumda sayısal üstünlük kurma adına yapılan bir diğer eylemdir. Azad edilmiş kişi artık toplumun niteliksiz ve ucuz iş gücünü oluşturur, daha çok askeri bir sayısal güç olarak faydalanılır. Azadlı birinci nesil bir çok haktan mahrum olarak yaşarken ancak ikinci nesilden sonra Müslüman toplumda teknik olarak eşit haklara kavuşur ama o kitle birkaç nesil daha köle soyundan gelmenin dezavantajını taşır. İnsan’ın İnsana kul / köle olmasını emreden bir tanrı ve din sistemi içerisindeki kanunlar, 20. Yüzyıl ortasında Dünya’da kölelik ortadan kalkana kadar Müslüman toplumda kimseyi rahatsız etmemiş bizzat kader olarak tanımlanıp varlığını sürdürmüştür.

Görüldüğü gibi İslam tanrısı adaletsiz bir kurgulama içerisinde gene adaletsiz ve yetersiz adalet dağıtmaktadır günümüzde. Muhammed’in 1400 sene önce kurguladığı sistem günümüzde çelişkiler yumağı olarak bir çok kişiyi mağdur etmektedir. Sermayenin yani zenginin tahakümünü onaylayan, İnsan’ların mal olarak alınıp satılmasını kanunlaştırıp yasal olarak sürmesine müsaade eden, kadınlar, engelliler, akıl hastaları vb. bir çok İnsanı ikinci sınıf hatta üçüncü yada beşinci sınıf olarak tanımlayan ve aşağılayan bir İslam tanrısının adaleti Müslüman toplumun en büyük yüküdür. Bu yüzdendir ki son yüz yıldır İslam içerisinde bir reform yapma çabaları vardır ve Hristiyanlık’taki Protestan reformizminden farklı olarak zor bir seyir izlemektedir. İslam da yazılı olan kanunların reddinin yada değiştirilmesinin söz konusu olmaması, bu orta çağ adalet sisteminin değiştirilmesi yönünde en büyük engelini teşkil eder.

Kaynaklar:
1- Kuran
2- Kutubusitte (Buhari) hadisleri
3- Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler, Aliyyül Kari, Tercüme: İbrahim Kutlay, İnkilap yayınevi 2008
4- 3-Asrı Saadet, Mevlana Şibli, Çeviri:Ö.Rıza Doğrul, Sadeleştiren: O.Zeki Mollamehmetoğlu 2. Ve 3. Cilt, 1978
5- Dinler tarihi, Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın-Doç.Dr. Mehmet Dağ 1978
6- İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski-Mitropolski-Kerov, Eriş Yayınları/8. Baskı
7- Hz. Muhammed Mekke’de, W. Montgomery Watt, AÜİF yayınları no:5, çeviri: Doç.Dr. M. Rami Ayas, Doç.Dr. Azmi Yüksel, 1986
8- Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Taberi, MEB yayınları, 3. Ve 4. Cilt, 1992
9- Çeşitli Yönleriyle din, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 28, Prof.Dr. Günay Tümer
10- Hukuk Tarihinde İslam Hukuku, Ord.Prof.Sabri Şakir Ansay 2002 (4. Baskı)
11- İslam Hukukunda hükümlerin değişmesi açısından Hz. Ömer’in bazı uygulamaları, Doç.Dr.Muhsin Koçak, 1997
12- İslam hukukunda suçlar ve cezalar, Dr. İlhan Akbulut, 2003
13- İlk dönem İslam hukuku, yasama-yargı-yürütme. Abdülvahhab Hallaf
14- İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski-Mitropolski-Kerov, Eriş Yayınları/8. Baskı
15- Cahiliye döneminde Yesrib’in etnik yapısı, FÜSB dergisi sayı:1, cilt:15/319-346, Yaşar Çelikkol
16- Çeşitli yönleriyle Din, Prof.Dr. Günay Tümer
17- Kuran’da Allah ve İnsan, Prof.Dr.Toshihibo Izutsu, Çeviren; Doç.Dr. Süleyman Ateş, AÜİF yayınları 1975
18-Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Kabalcı yayınevi, 1-2-3. Ciltler, Mircea Eliade, 2003
19-Din ve İnsan hakları, Prof.Dr. İbrahim Agah Çubukçu
20-Dinler ve Mezhepler Tarihi, 1 ve 2. Cilt, Ebu’l Feth Muhammed B. Abdulkerim Şehristani
21- Dinler Tarihi, Bilimsel Bir Disiplin Olarak Kuruluşuna Teorik Bir Giriş, Ataç yayınları, Joachim Wach, 2004
22-İslam Düşüncesinin Erken Döneminde Muhalefet ve Görüntüleri, Kelam araştırmaları dergisi, Sayı: 8, Abdülnasır Süt, 2010
23-İslam Hukuku Tarihi, İz yayıncılık, Hayreddin Karaman, 1989
24-İslamiyette Kadın Öğretimi, Gaye matbaası, Prof.M.Tayyip Ökiç, 1979

Konudaki bazı başlık ve detaylarla ilgili makaleler: 

3 Şubat 2011 Perşembe

Mekke’de İslam öncesi ve sonrası ticaret ve İslam’a etkileri 2

Tarihsel gelişim içerisinde gündönümü vb. etkinliklerin dinsel ritüel olarak kutlandığı kutsal alanlara gelen kitlelerin ticaret yapması ile başlayan Pazar/panayır ekonomisi, bizzat tarafsız bölgelerde yapılan ilkel ticaret kolonisi şeklindeki yerlerin zamanla dinsel bir kimlik kazanması şeklinde de gelişme göstermiştir. Her iki durumda da göçer yada yarı göçer kabilelerin yılın belli dönemlerinde bir araya geldikleri bir ekonomik-dinsel etkinlik olarak varlığını sürdürmüştür söz konusu sistem, yerleşik düzene geçen kabilelerin konfederasyon altında birleşip tarım ve ticaret ekonomisine dönmesi ilede yerlerini lokal pazarlara ve devletler arası ticaret yapan tüccarlara bırakmışlardır. Varlıklarını orta çağ Avrupası’nda 11. YY’a kadar sürüdüren bu göçebe toplumlara özgü sistem zamanla yerini devletin kontrol ettiği bir yerleşik siyasi-ekonomik modele bırakmıştır, keza tanrılara tapınma inancıda yerini tek tanrıcılığa bırakmıştır. Genel olarak Dünya’nın bir çok bölgesinde benzer paralellik gösteren bu gelişme, Arap yarım adasında ve Hicaz özelinde ekin kültürünün yerine hayvancılık ve avcılık kültürünün olması neticesinde daha farklı seyretmiştir.

Başlangıçta her aşiretin yada kabilenin kendi tanrıları vardı ve bunları yanlarında taşıyorlardı, geçici olarak yerleştikleri yerdeki anakaya üzerine yada yanlarında taşıdıkları kayalar vasıtası ile nişler yapıyorlar ve tapınıyorlardı, klasik putperest/pagan kültürüne sahiptiler, Yemen hakimiyeti ve beraberinde gelen dinsel inanışlar ve tanrı fügürleri toplumda kabul görüp günlük dinsel ritüele dahil edilirken, ilk dönem putperest/pagan kabile totemleri kişisel tanrılar haline gelmiş ve yerlerini yavaş yavaş daha geniş kitlelerce kabul gören eskisine oranla daha donanımlı tanrılara bırakmıştır. Belli bölgelerin tarih öncesi devirlerden itibaren tapınma ve tedavi merkezi olarak kullanılmalarına paralel olarak Arap yarımadasında da benzer bir çok yerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Özellikle başlangıçta anakaya ve üzerine oyulan nişlerin içerisine yerleştirilen tanrı figürleri ile tapınma geleneğinin Hicaz bölgesinde Usayda örneğinde olduğu gibi 6. YY’a kadar devam ettiğini biliyoruz.

 İlk dönem tapınak şehir olmaktan uzak olan Mekke, Amr b. Luhay’ın din ile ticareti bir araya getirmesi ile birlikte genel kabul gören bir kutsal alan statüsüne kavuşmuştur. Şüphesiz ki  bu dinsel etkileşim ve diğer kültürlerin tanrılarının kabulü ticaretin o coğrafyalara ulaşması ve karşılıklı ticari ziyaretlerin neticesinde ilk başlarda oluşan misafirlerin yada temsilcilerin dinsel ihtiyaçların giderilmesi ile başladığı bir gerçektir, söz konusu gelişmeye güzel bir örnek ise Efes  antik kentindeki Serapis_Tapınağıdır. İlerleyen dönemde ise bu etkileşim zamanla yerini dinsel ritüelin bir parçası olmaya bırakmıştır, bölgedeki kabileler bu ithal tanrıları benimsemiş ve yerelleştirmişlerdir. Bir çeşit eşit düzeyde saygınlığa sahip tanrılar panteonu (Yunan tanrılar panteonu kadar gelişmiş değildir elbette) oluşturmuşlardır.

 Arap yarımadasında İslam’i kaynaklara göre bilinen 100 civarında Harem/Kabe benzeri kutsal alanın olduğu ve aynı adla anıldıklarıdır, Kabe adı ‘’k.a.b.’’ kökünden; yüksek olmak, tomurcuklanmak, dört köşe anlamlarında kullanılan türetilmiş bir kelimedir. Araplar, küp şeklindeki her ev ve her cisme Kabe derlerdi o dönemde. Harem’deki kutsal kabul edilen alan üzerine yapılan yapı neticesinde bu adı almıştır büyük olasılıkla. Kusay’ın yaptığı sadece siyasi ve ticari nedenlerle ait olduğu kabilesinin yaşadığı Mekke kutsal alanını yerleşkeye çevirmesidir aslında, diğer bölgelerdeki bu kutsal alanların büyük bir kısmı zamanla kaybolmuşsada, bazıları İslam’ın ilk dönemine kadar varlığını sürdürebilmiştir. Kusay’ın yaptığı kendi bölgesinde siyasi/dinsel devrim niteliğindedir ve kendi zamanına kadar yere bitişik olan ve bir yapı niteliği taşımayan (M.S.2YY.’dan itibaren duvar ile çevrilen) Mekke kutsal alanına (büyük olasılıkla tarih öncesi bir Altar’a ait olan genelde dört dikili taştan oluşan ve kutsal kabul edilip, gündönümü, erkekliğe geçiş, tedavi merkezi vb. amaçlarla kullanılan yer) yaptığı Kabe  adlı bina (bölgedeki benzer tüm kutsal alanlarda Kabe adı ile adlandırılıyordu) ve Hicaz’daki saygın ve önemli totemleri bu yapı içerisinde muhafaza altına alması ile dinsel birlikteliği sağlayarak sadece Mekke’nin değil aynı zamanda Hicaz’ında dini kontrol eden egemen gücü olmuştur, bu aşamadan itibarende bir çok kutsal alan ve pazar/panayır bölgesi tarihten silinmiştir, yapılan bir nevi dinsel tekelleşmedir yani bölgede birbirine bağımlı dini ve ticareti tekel altına almaktır ve devletleştirmektir.

Yukarıda kısaca bahsedildiği gibi (büyük bir olasılıkla Pilark olarak) Bizans tarafından atanmış olma olasılığı olan Kusay’ın Hıristiyanlığın monoteist inancına sahip olma olasılığı ve Kabe olarak adlandırılan yapıyı, bir kilise yada şapel niteliğinde yapmış olma olasılığıda oldukça yüksektir. İslam tarihçileri bu durumdan asla bahsetmemesine rağmen, binanın içinde ve çevresinde Hıristiyan kutsal objelerinin (aziz heykelleri, peygamber ikonaları, konusunu İncil’den alan freskler vb.) olması, Muhammed’in Mekke’yi ele geçirmesinden sonra Kabe içinde ve dışındaki tüm eski dönem kutsal objeleri yok ederken, Kabe içindeki freskleri sildirirken; Meryem ve İsa figürlerinin olduğu fresklere dokunulmamasını emretmesi, el-Azraki’nin anlatımına görede İslam öncesi Kabe içinde de bir çok Hıristiyan freskinin olduğu yönündeki bilgide, bizlere aslında yaklaşık 150 yıl Kabe’nin bir kilise yada şapel niteliğinde yerel inançlarla karışık kullanılmış olabileceğinide göstermektedir. İlk dönem İslam’da bölgedeki monoteist Hıristiyan’ların putperest olarak adlandırılması kuvvetle muhtemeldir. Din Mekke için hem ayrıcalıklı bir egemen güç olma yolunu açmış hemde ticaretin en önemli kaynaklarından birisi haline gelmiştir.

Kutsal kabul edilen bir yerin üzerine sonraki medeniyetlerce aynı şekilde tapınma yerlerinin yapılması sadece Mekke’ye özgü değildir, Selçuk’taki İsa_bey_camii  duruma en güzel örnektir; İlk tapınağın Kibele adına yapıldığı arkeolojik kazılardan bilinmekle birlikte esas ününü Dünya’nın 7 harikasından birisi olan Artemis_tapınağından almaktadır söz konusu yer, ardından bir kilise olan yer sonradan cami olarak kullanılmaya başlamıştır.

Kusay sonrası ticaret ise ardıllarının hem kuzey hemde güney bölgelerindeki egemen devlet ve kabilerle yaptıkları ilaflar (ticari antlaşmalar) neticesinde olabilmiştir ve bilinen anlamda ilk uluslararası ticareti yapanda Kusay b. Abdülmenaf b. Haşim’dir. Mekke’nin özelliği ticari bir istasyon olması değildir, aksine bu istasyonların tam ortasında olmasıdır. Su bakımından oldukça sorunlu bir bölgede ve su kaynakları tamamen yağmurlara bağlı olan ve sık sık yağmur mevsiminde sellerle boğuşan küçük vadilerden oluşan ve Kusay’a kadar sık dikenli çalılık ve ağaçlardan oluşan Mekke’nin, Kusay gibi stratejik bilgiye sahip bir lider tarafından şehir olarak iskan edilmesinin nedeni, sadece ticaret istasyonlarının tam ortasında konuşlanmış olması değildir elbette. Birincisi kutsal bir alan içeriyor olması ve ikincisi ise savunmasının kolay olması ve en önemli faktör olarak kendisininde dahil olduğu kabilenin bu bölge çevresinde yaşıyor olmasıdır.

Günümüzde Kabe olarak adlandırılan bölgenin tarihsel tanımlar neticesinde Hitit’lerin_YazılıkayaGöbeklitepe’deki yapı ise kareye yakın özelliği ile Kabe’nin Kusay öncesi dönemine ışık tutmaktadır . Kusay’a kadar bölgede yerleşke olmayıp çevresindeki yaşamaya daha uygun vadilerde yaşam sürmüş (o dönem baharat-tütsü ticaret yolu Mekke’nin batısından geçiyordu ve yerleşkeler bu yol üzerindeydi aslında) ancak bir gecede Kusay ve birleştirdiği Kureyş kabilesi söz konusu bölgeye yerleşerek dönemine göre daha medeni bir kutsal alan yaratmıştır. Kutsal alanın bekçileri ve hizmetkarı olarak Kureyş kabilesi tüccarları Hicazda, haram ay olarak adlandırılan savaşın yasakladığı dönemler haricinde de dokunulmazlık kazanarak lokal ticareti tekellerine aldıkları gibi ilerleyen dönemde de Ebu Süfyan örneğinde olduğu gibi Taif ticaretinide kontrol eder hale gelmişlerdir. Tıpkı Anadolu’da ortaya çıkan Hıristiyanlıkta olduğu gibi yerel dinsel inanışlar zamanla evrilerek ve şehir devlet ve ardından kurulan devlet kurumlarının ihtiyaçları neticesinde evrim geçirerek bildiğimiz İslam şeklini almıştır. örneğine benzer bir özellik taşıdığı söylenebilir, bilinen en eski kutsal alan

İslam tarihçilerinin öne sürdüklerinin aksine günümüzdeki anlamıyla bir uluslararası ticaret ancak ticaret yolu üzerindeki egemen güçlerle işbiliği neticesinde ve 6. YY’ın ikinci yarısından sonra yapıla gelmiş olmakla birlikte söz konusu ticaret, Mekke tüccarlarının birleşik bir kervan oluşturarak ve geçtikleri bölgelerden aldıkları askeri koruma desteği vasıtası ile uzun bir dönemde ve senede iki defa olarak kuzeye ve güneye gönderilen kervanlarla yapılmıştır. İslami kayıtlar neticesinde Ebu Bekir, Ömer ve hatta Muhammed’in bu kervanlar vasıtası ile Şam’a gittikleri bilinmektedir. Mekke’nin esas ticari başarısı lokal pazarı elinde tutması ve dinsel yaşamı ticarete çevirebilmesinde yatmaktadır.

Tüm bu bilgiler ışığında Mekke’de 2. YY’da başlayan sürecin 4. YY’da devrimsel bir yapılanma neticesinde tapınak şehir devleti olması ve devlet dininin tıpkı antik Yunan şehir devletlerinde olduğu gibi (İslam tarihine göre) pagan/putperest nitelikler taşıması ve daha ilkel bir Panteon niteliği kazanması sonucunda tek tanrılı bir din için gereken özellikleri kazanması neticesinde İslam ticaretten aldığı güçle gelişmiş ve evrilmiştir. Burada karşımıza aslında başlı başına incelenmesi gereken Hanif inancıda çıkmaktadır. Söz konusu tanrılar’ın Hanif inancına evrilmesi ise tamamen yapılan ticaret vasıtası ile karşılaşılan dinsel kültürlerin yerel dini etkilemesi ve devlet olma gereğinin dayattığı ihtiyaçtır. İslam öncesi Hicaz bölgesindeki Hanif tanımlaması ile günümüzdeki Hanif tanımlaması arasında fark vardır. Genelde soyut (Al-İlah, Şi’ra yıldızı vb.) tanrılara tapanlar arasından totem/putperest kültü geliştirmemiş olanlara İslam öncesi dönemde Hanif denildiği bilinmektedir. İslam’ın ilk dönemindeki Hanif tanımı ile günümüzdeki tanımından farklı bir uygulama sergilemektedir o dönemin Hanifleri ve tek tanrı inancına sahip tek bir dinsel kitle için kullanılmamıştır. Sabii’lere Hanif denildiği gibi tek bir put/tanrıya tapanlara da Hanif denilmektedir. Netekim Muhammed yeni bir din söylemi ile ortaya çıktığında kendisini Sabii olmakla itham etmiştir Mekke’liler.


İslam öncesi totemlere tapmayı red eden ve Muhammed’inde belli bir yaştan sonra inandığına kanaat edilen Hanif’liğin ilk dönem İslam haricinde günümüz İslam inancı ile bir bağlantısı olmadığı gibi Mekke’deki salt totemleri red eden değil aksine yıldızlar başta olmak üzere bir çok şeyi kutsal sayıp tapınan bir anlayış mevcuttu ve zaten bunun izleri ve siyerlerdeki aktarımları Kur’anda görmek mümkündür, bir diğer hususta resmi İslam’ın bahsetmediği İslam öncesi ve sonrası Hıristiyanlığın bölgedeki yeri ve Hicazdaki yayılımıdır, keza aynı şekilde tarihlerden silinen bir diğer dinsel toplumda Sabii’lerdir, görüldüğü gibi resmi İslam tarihinin aksine Hicaz’da sadece putlara tapan bir kitle yoktur, aksine hemen yanında ki Necar’da piskoposluk bulunan bir monoteist Hıristiyanlık, Yahudi’lik ile Sabii’lik vb. bir çok inanışta mevcuttur. Ticaretin bu tüccar egemen kitlenin aynı zamanda dinsel bir çıkarsaması olduğuda İslam hukukundaki erken dönem ilk kural ve cezalardan birisinin ticarete ve mala yönelik saldırıları ‘’Allah’a’’ yönelik saldırılar kavramına oturması ve ahkam ayetleri vasıtası ile ticari faaliyetlere yönelik her türlü saldırıyı devlete yönelik olarak algılayıp cezalandırmasıda ayrı bir gerçektir.

Muhammed ilk başta Mekke tapınak şehir devletini ele geçirmek isterken (bu yüzden yaşadığı toplumda akil ve lider olma yaşı olan 40 yaşını beklemiştir harekete geçmek için) daha sonra Medine’ye siyasi ilticası ve sonrasında kurulan Medine şehir devletinin Mekke ile yaptığı ticari/dinsel savaşlarda  ticari ve siyasi güç kazanması ve Muhammed’e yapılan ticari ve dinsel biatların neticesinde daha geniş kitlelere ulaşması akabinde İslam söylemi Mekke kabilesel/dinsel ritüel özelliğinden çıkarak Hicaz bölgesi dinsel ritüel özelliğini kazanmış ve Medine şehri ve çevresindeki Yahudi ve Hıristiyan kabileler neticesinde de Tevrat ve İncil kökenli bir söylem haline gelmiştir klasik İslam söylemine göre. Günümüz İslam tarihçileri bu konuya katılmamakta hatta tam aksi bir tarih yazmaktadırlar, Muhammed dönemi İslam ile günümüz İslam anlayışı ve uygulaması arasında çok farklar olduğunu, söz konusu farklılığın ise zamanla İslam’ın yayıldığı coğrafyalardan etkilenmesi ve Emevi/Abbasi iktidarı sırasında İslam’ın yeniden oluşturulmasına bağlarlar.

Sonuç olarak; İslam içinden çıktığı toplumun inancından etkilenirken ve içinde hala ilkel pagan/putperest ritüelleri barındırırken, kaçınılmaz olarakta içinden çıktığı tüccar devlet ve düşüncesinden de etkilenmiştir. Ticaretin, Muhammed’in Medine’ye siyasi ilticasından önceki yaklaşık 150 yıllık birikimi ve Ficar savaşları vb. ticari egemenlik savaşları neticesinde gelişen bilinç  ve kültür neticesinde şekillendiği artık İslam tarihçileri dahil genel kabul gören bir gerçektir. Klasik İslam tarihindeki söylemlerinin aksine Mekke 5. YY başına kadar ancak lokal ticaretin bir unusuru olarak varlığını sürdürmüş nihayetinde Kusay’ın bu ticari dağınık yerleşkeyi dinsel merkezli bir tapınak şehir devleti haline getirmesi ile tarih sahnesine çıkabilmiştir (o dönemdeki Hıristiyan beyliklerin ve Hıristiyan kabile konfederasyonlarının siyasi etki alanı yada dinsel savaşlarının yarattığı oterite boşluğunu ve kuzeydeki ticaret merkezi Petra vb. birkaç şehrin doğal afetler neticesinde terk edilmesi ve savaşların olduğu bölgelerden geçen ticaret yolunun Medine (Yatrib) ve Mekke istikametine kayması neticesinde olmuştur).

Muhammed’in çocukluğunda katıldığı Ficar savaşları ve neticesindeki Hılfu’l Fudul gibi geçici barış örgütlenmeleri ile (ticareti devam ettirebilmek adına kurulmuş bir örgüt) kabile yaşantısından yerleşik medeni bir toplum olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır söz konusu toplum. Bizzat Hılfu’l Fudul ile birlikte Kureyş ve yakın akraba kabiler arasındaki iktidar çekişmesi ve iç savaşlar neticesinde Muhammed öncesi Mekke ve çevresi zaten siyasi bir egemen güç arayışına girmiştir (kaldı ki Muhammed sonrası iktidar kavgalarında gene bu iki kamplaşmış cepheyi görürüz).  Yani Muhammed’in neticeye ulaştırdığı söz konusu siyasi ve dini hareket  öyle uzak bir tarihe değil kendisinden ortalama 150 sene öncesine dayanır ancak. Bu hareketin ana motorunu iki unsur oluşturmuştur, din ve ticarettir bunlarda, bir çok yerde ve özellikle Mekke’de bu iki kavram iç içe geçmiş olarak varlığını sürdürmüştür, başlangıçtaki lokal dinsel değişim zamanla daha geniş kiteleler tarafından kullanılan dinler vasıtası ile günümüzdekine yakın şeklini almıştır. İlk dönem İslam inancı ile günümüzdeki İslam inancı temel kaideler ve bir çok ritüel açısından farklılıklar göstersede esas dikkat edilmesi gereken bir diğer şey olan İslam öncesi Mekke (Hicaz) dini inanç ritüelleri ve özelliklerinden hatırı sayılır bir kısmının hala korunarak İslam içinde günümüze kadar gelmiş olmasıdır.


Kaynaklar:
1- İslam’ın ilk döneminde ticari hayat. Doç.Dr. Ahmet Turan Yüksel
2- İslam öncesi Mekke. Dr. Yaşar Çelikkol 2003 (birinci basım)
3- İlk dönem İslam hukuku, yasama-yargı-yürütme. Abdülvahhab Hallaf
4- İslam’ın ilk döneminde Bey’at ve seçim sistemi. Prof.Dr. Mehmet Ali Kapar
5- İslam Ansiklopedisi Hicaz maddesi
6- Edebiyat ve ticaretin buluştuğu noktalar panayırlardan günümüze fuarlar, Nüsha Şarkiyat araştırmaları dergisi, Sayı 10 Ahmet Kazım Ürün
7- Tasavvuf ve Bid’at. Prof. Dr. Abdulhakim Yüce
8- Çeşitli Yönleriyle din, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 28, Prof.Dr. Günay Tümer
9- Din Faktörü Işığında Cahiliye Şiirine Bir Bakış, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:15 Sayı:2 Doç.Dr. Mehmet Yalar
10- Bir Tefsir Problemi Olarak Bütün Varlıkların Allah'ı Tesbih Etmesi, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:15 Sayı:2 Dr. Celil Kiraz
11- Cahiliye Şiirinin Tarihsel Gerçekliği Problemi, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:17 Sayı:2 Doç.Dr. Mehmet Yalar
12- Cahiliye Şiiri üzerine. Şaban Karataş
13- Câhiliye’den İslâm’a Geçiş: Tebliğ ve Sosyal Akışkanlık, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:14 Sayı:1 Yard. Doç. Dr. Vejdi Bilgin
14- Demografik değişkenler açısından ilk Müslümanlar, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:18 Sayı:2 Prof.Dr. Abdurrahman Kurt
15- Dini içerikli ekonomik bir kavram Hums, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi Cilt:8 Sayı:1 Yard.Doç.Dr. Ünal Kılıç
16- İslam bakış açısında Hz. İbrahim: İslam öncesi Arabistan’da monoteizm’in gelişimi üzerine düşünceler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi 2006 sayı:1 Khalil Athamina (Birzeit Üniversitesi) Çeviren Dr. Ali Osman Kurt
17- İslam öncesi dışa kapalı Arabistan’da sosyo-ekonomik bulgular ve Su’luklar hareketi, Kafkas Üniversitesi dergisi 2005 Sayı:16 İsmail Özsoy
18- İslam öncesi Arap şiirinde bazı dini motifler, Nüsha Şarkiyat araştırmaları dergisi, Sayı:9 Yard.Doç.Dr. Ömer Ünal
19- İslam öncesi dönemde Mekke idare sistemi ve siyasetin oluşumu, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:10 Sayı:1 Yard.Doç.Dr. Adem Apak
20- Sosyo-ekonomik ve kültürel yönden İslam öncesi Mekke toplumu,  Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:10 Sayı:2 Prof.Dr. Abdurrahman Kurt
21- İslam şehrinin doğuşu, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler dergisi Sayı:6 Yard. Doç. Dr. Muammer Gül
22- İslam’dan önce Arap yarımadasında putperestlik ve yayılışı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:6 Sayı:1 Hüseyin Atay
23- Risalet öncesinde Arap yarımadasındaki dinler ve bir peygamber beklentisi Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi Sayı:6 Yard.Doç.Dr. Sıddık Ünalan
24- Kur’an ve üst tanrı inancı e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi Sayı:3 William Montgomery Watt (Edinburg) Çevirenler: Dr. Arif GEZER-Dr. Ömer PAKİŞ
25- İslam’ın kaynakları 1, Erol Sever 1995 (ikinci baskı)