meşru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meşru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2011 Cumartesi

İslam Şeriatı ve Modern Toplum Açısından Aişe’nin Yaşının Önemi

En çok tartışılan konulardan birisi olan Muhammed ile Aişe’nin evliliği, aynı zamanda günümüz modern toplumu açısından da önem arz ediyor ve durum hakkında İslam’ın söylem ve doktirinini de ortaya koyuyor olması bizleri bu konuda daha fazla ve daha derin düşünmeye itiyor. Tartışmalar ve eleştiriler genel olarak İslamofobik bir yaklaşımla ‘’sübyancı’’ olarak tanımlanan Muhammed’in üzerinden İslama hakaret etme ve diğer yandan karşıt görüş olarak ortada ki durumun Müslüman’larca tamamen red edilmesi şeklinde seyretmektedir. Konu aynı zamanda ‘’Allah’sızların İslam’a küfrü’’ noktasından çıkıp Müslümanlar arasında da tartışılmaya başladığından beri dahada yaygın bir kitlenin ilgisine maruz kalmıştır.

Konunun önemli olmasındaki neden, kitlelerin tarihsel iki şahsiyetin cinsel hayatına duyduğu merak değildir elbette, yada bir din kurucusunun cinsel hayatına duyulan merakda değildir, Müslüman’ların sık sık yinelediği gibi İslam’a küfür etmek için ele alınmaya çalışılması gibi mesnetsiz ve cahilce bir savunmanın ürünü hakaret de değildir, büyük oranda en çok tartışan Ateist kitlenin içerisindeki İslamofobik kişilerin hakaret etme kaygıları da değildir. Konu kendisini sonsuza kadar en doğru ve makbul inanç olarak tanımlayan bir dinin, gelişen toplum karşısında (kendi içerisinde yasal bir hukuksal hak neticesinde) var olan bir toplumsal davranışın artık bir suç ve sapıklık olarak algılanıyor olması ve bunun neticesinde söz konusu dinin inanırlığını kaybetmesidir özetle.

Konuyu değişik cepheler açısından ele almadan önce bu durumun tarihçesine bakmamız gerekmektedir. Günümüzde çocuk olarak tanımladığımız yaşlardaki bireylerin toplum içerisinde evlenmeleri ritüeli sadece Arap yarımadasına özgü bir davranış değildir, hemen hemen bütün Dünya genelinde tüm bilinen İnsan’lık tarihi boyunca uygulana gelen bir şeydir. Bunun bir çok nedeni vardır; yaşam süresinin kısalığı, nüfusun az olması, toplumsal gelenekler, siyasi ve ticari kaygılar vb. düşünceler söz konusu evlilik ritüelinin varlığını ve yaşamasını sağlamıştır, fakat en büyük neden toplum açısından çocuk yapacak her kadının bir an önce topluma kazandırılması ve bunun söz konusu toplumda yasal ve onaylanan bir davranış olmasıdır. İşte bu nokta da Muhammed’in 50 yaşındayken 6 yaşındaki Aişe evlenmesi, içinde bulunduğu toplum tarafından garip karşılanmamıştır.

Konunun müdahili üç görüş mevcuttur. İlk görüş olan ve konunun asıl kaynağını oluşturan Ortodoks İslam’i görüş (genel tabirle gelenekçi İslam, klasik İslam vs.) açısından ortada bir hukuksal sorun ve suç olmadığı gibi, inançları doğrultusunda da ortada bir sapıklıkta yoktur. İslam şeriatı açısından regl (akil bali) olan her kız çocuğu, o andan itibaren ‘’kadın’’ olarak tanımlanır, keza aynı şekilde oğlan çocukları da meni üretmeye başladıkları andan itibaren ‘’erkek’’ olarak tanımlanır. Yetişkin (akıl bali) bireylerin İslam şeriatının emrettiği gibi bir evlilik akdi içerisinde cinsel ilişkiye girmeside söz konusu hükümler gereğince son derece yasaldır Müslüman’lar açısından.

Ortodoks İslam’ın ‘’regl’’ olmaya başlamış kız çocukları ile evliliği ve cinsel birlikteliği yasal saymasının arkasında elbette birkaç dinsel neden vardır. Nedenler arasında en önemli iki husustan birisi olan Buhari’nin sahih hadis kitabında yazan ve Aişe’nin kendi anlatımı ile 6 yaşında Muhammed ile evlenmesi ve 9 yaşında cinsel ilişki yaşamaları ile Kuran’daki ‘’Talak’’ suresinin 4. Ayetinde açıkça (ahkam ayetidir) İslam tanrısının ‘’regl olmamış’’ kızlarla evlenilmesine izin vermesidir. Bu toplum için evlenmenin belli bir sınırı yoktur fakat cinsel ilişki için kızlıktan çıkıp kadın olma şartı kesin vardır. Hukuksal (teknik) olarak da ortada bir sapıklık olmaz bu nedenle ve bizzat Allah’ın verdiği bir hak olarak tanımlanır.

Protestan İslam (genel tabirle yenilikçi, Ilımlı İslam vs.) açısından konunun Türkiye’de başlangıcını oluşturan Mevlana Şıbli’nin geçen yüzyılın başında yazdığı ve Ömer Rıza Doğrul’un tercüme ettiği ‘’Asrı saadet’’ adlı kitabındaki konunun muğlaklık taşıdığı yorumudur. Bu yoruma  ulaşmak için yazar iki hadisten yola çıkar özetle; Sahih-i Buhari’deki ve İbn-i Hanbel’in Müsned’indeki hadisler vasıtası ile konuyu yorumlar. Hadislerden birisi evlenme tarihini Muhammed’in ilk eşinin ölümünden üç sene sonraya tarihlendirirken diğer hadis  ölümün olduğu sene evliliğin yapıldığını yazar ve buradan hareketle günümüz de ‘’savunmacı tarihçiler’’ olarak da adlandırılan Protestan İslam’ın savunduğu tez ortaya çıkar. Ortada tarihi bireyler açısından kesin bir doğum tarihi bilinmemesine rağmen ve İslam dinsel inancı içerisinde olmamasına rağmen bu kitle özellikle Aişe’nin 6 yaşında evlendiğini söylediği hadisi yalan olarak sayarak ve bir takım matematiksel doktrinlerle ortaya bilinenin aksi bir tez koyarlar. Sonuç olarak Aişe’nin evlilik yaşının 17-18 olması gerektiğini savunurlar.

Konuyu modern toplum açısından gündeme taşıyan ve gündemde tutan Ateist kitle ise var olan İslami dinsel sistem ve tarihsel kayıtlar doğrultusunda Ortodoks İslam ile aynı düşünceden hareketle söz konusu evliliğin 6 yaşında yapıldığını ve 9 yaşında cinsel ilişkiye girildiğini savunur. Bu kitlenin çoğunluğu açısından önemli olan bir ‘’peygamber’in’’ çocukla evlenip cinsel ilişkiye girmiş olmasıdır ki bu tanrısal bir şey olamaz onlar açısından. Bu kitle içerisindeki İslamofobik azınlık konuyu en çok gündemde tutan kitledir aynı zamanda.

Gelelim bildiğimiz klasik İslami tarihin dışındaki söylem olan evliliğin 17-18 yaşında gerçekleştiği tezine. Bu tezin kaynağı olarak gösterilen Mevlana Şıbli’nin ‘’Asrı saadet’’ adlı kitabındaki yorumu aslında bu yazarın değil bizzat tercüman olarak görünen Ömer Rıza Doğrul’un şahsi yorumudur. Söz konusu eserde zaten yorumu yapan kişi konunun muğlak olduğunu yazdıktan sonra evliliğin ilk eşin ölümünün (Hatice’nin) olduğu sene yapıldığını ve cinsel birlikteliğin ise 3 sene sonra yapıldığını yazar ki buda onun aslında Ordotoks İslami düşünceden farklı bir şey söylemediğini gösterir. İddia sahibi ‘’savunmacı tarihçiler’’ açısından gösterdikleri kaynak birincil olarak kendilerini yalanlarken aynı zamanda kendilerine dayanak saydıkları yorumun sahibini yanlış beyan ederek kamuoyunu yanıltma gayretleride sergilerler. Söz konusu eser zaten İslam dini açısından oldukça tahrif edilmiş ve Türkçe metninin içerisine Mevlana Şıbli’ye ait olmayan bir çok yazı ve hatta 3 cilt eklenmiştir ki buda bizleri Mevlana Şıbli’nin orijinal kitabındaki yorumun bu olmadığına götürür. Özetle bu görüş bilinenin aksine Mevlana Şıbli’ye değil Ömer Rıza Doğrula ait bir görüştür.

Aişe’nin yaşını tarihsel bir takım rakamlardan ve söylemlerden yola çıkarak hesaplama yönetimi ve yöntemin yanlışlığını içeren doktora tezleri dahil bir çok kaynak zaten internette mevcut olduğu için bu konuya girmiyorum. Ortodoks Müslümanlar, Protestanların uyguladıkları yöntemin bilimsel olmadığını iddia ederler, yani özetle klasik İslami öğretilerin dışına çıkarak sadece amaçları için sahih olan hadisleri yok saydıkları ve ahkam ayetlerinin hükümlerini tanımadıklarını söylemezler, amaçlarına uydurmak için aynı zamanda sahih olmayan bir takım ayetleride kullandıklarını ve tamamen İslam öğretisi dışına çıkarak hareket ettiklerini söyler ki bu İslam dini açısından da doğrudur. Örneğin; Aliyyül Kari’nin ‘’Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler’’ kitabının bir çok yerinde uydurma hadis kaynağı olarak anılan İbn-i Hanbel’in Müsned’inin hadisler açısından güvenilmezliği belirtilirken aynı zamanda din adamlarının uzman olmadıkları konularda (İbn-i Hanbel iyi bir fakif çok kötü bir hadisçidir yazarın yorumuna göre) yazmamaları gerektiği belirtilir. Bu kitabın hadisler için kaynak olarak alınması bilimsel olarak kabul edilemezken diğer kaynakların da benzer bir yöntemle elemine edilmesi normaldir.

Sonuç olarak: Bütün bu söylemler ve savların arasında bir din olarak İslam’ın günümüz modern toplumunun ihtiyacına cevap verememesi ve onlara ilkel ataları gibi çocuklarla evlenmeleri iznini vermesi hatta yaşanan gerçekler ışığında bu topluma sübyancılığı dayatması bir yana, en önemli husus olarak İslam coğrafyasında yukarıda anılan ayet ve hadisler neticesinde 1,5 milyar İnsan için çocuklarla evlenme ve cinsel birliktelik yapmalarını yasal hale getirmesidir. İnsanlık tarihindeki aşamalardan birisi olan bir toplumsal gerçekliğin günümüz modern toplumunda artık yasak ve yanlış olarak algılanması bir yana bunun ilahi bir din tarafından yasal olarak kabullenilmesi İslam dinini diğer dinler karşısında kötü bir duruma düşürdüğü gibi aynı zamanda Protestan İslam dışındaki İslami kitle içerisinde ki belli bir zümreyede ters gelmektedir. Evrim geçiren İnsan toplumunun ihtiyaçlarının gerisinde kalan İslam dini açısından bu konu ilkel kabile yaşantısının modern toplumlara dayatması olarak yerini alırken, bireylerin tanrı sorgulamasını ve tanrının yaratması gereken bir dinde sübyancılığın olmaması gerektiğini düşünmesine yol açar.

İşte bu nedenle 100 yıl önce Ömer Rıza Doğrul’un yapmaya çalıştığı konuyu bulandırıp üstünü kapatma çabalarının giderek ve artarak hızlanmasının ardında yatan gerçek budur. Konu iki İnsanın cinsel yaşamı değildir, aksine bir din kurumu üzerinden (İnsanlığa) sübyancılığın yasal olarak yapılabileceğinin var olduğunu göstermekdir, dinlerin çağdışı uygulamaları hala yaşatmakta nasıl büyük bir görev üstlendiklerini ve dayatabildiklerini ortaya koyabilmektir, dinlerin ilkel davranışları yaşatma konusunda büyük bir unsur olduğu ve İnsanlığın gelişimindeki en büyük engellerden birisi olduğunu sergilemektir. Konu dinlerin aslında birer ilkel kurum olarak toplumu nasıl etkilediğini göstermesi açısından oldukça önemlidir, din kurumunun savunduğu ilkelliğin neticesinde düştüğü çaresizliği gözler önüne sermesi bakımından da önemlidir.

Kaynaklar:
1- Kuran
2- Kutubusitte (Buhari) hadisleri
3-Asrı Saadet, Mevlana Şibli, Çeviri:Ö.Rıza Doğrul, Sadeleştiren: O.Zeki Mollamehmetoğlu 3. Cilt, 1978
4- Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler, Aliyyül Kari, Tercüme: İbrahim Kutlay, İnkilap yayınevi 2008
5- Dinler tarihi, Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın-Doç.Dr. Mehmet Dağ 1978
6- İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski-Mitropolski-Kerov, Eriş Yayınları/8. Baskı

15 Şubat 2011 Salı

İslamiyet’te heykel sorunu

Bilindiği gibi İslamiyet heykeli yasaklar. Tapınma aracı olarak kullanılabileceği kaygısı ile sadece heykeli değil tüm sanatsal disiplinleri yasaklar neredeyse. Kitap süsleme tekniği olarak kullanılan birkaç primatif yöntemi saymazsak neredeyse tarih boyunca bildiğimiz anlamda bir sanat yoktur İslamiyette. Bu yüzden gelişen ön yargı ve vandalist yöntem şekilleri Müslümanlar arasında çok yaygındır. Afganistan’da yıkılan Buda heykelleri buna en güzel örnek teşkil eder. Yaşadığımız coğrafyada uzun yıllardır özellikle yerel yönetimler tarafından yapılan uygulamalarla heykelleri yasaklamak yada yıkmak sıradan rutin haberler haline gelmiştir. Geçtiğimiz yıllarda Antalya’da bir heykel (sıradan bir heykel değil üstelik, Altın portakal film festivalinin simgesi) müstehcen olduğu gerekçesi ile yakıldı. Bir çok heykel müstehcen denilerek Müslümanlarca meydanlardan kaldırıldı yada saldırılarla yok edildi. İslamiyet sanatı yasaklarken tek kaygısı olan tapınmayı tekelleştirme ve sapmaları önleme yaptırımı, günümüz Müslümanlarında daha da ileri bir bakış açısına kavuşarak, sanat eserlerini müstehcen olarak algılama noktasına getirmiştir.

Burada sorgulanan nokta ise İslamiyetin ‘’heykel’’ yasaklaması değildir, Müslüman’ların mermer yada plastikten yapılmış bir heykeli nasıl cinsel obje olarak algıladıklarıdır. Müslüman algılamada bir heykel nasıl müstehcen olabilir? Toplumun ahlakını bir heykel nasıl bozabilir sorusundan önce gelen, Müslüman yetişkin bireyin heykele bakarak cinsel yoldan uyarılması gerçeğidir sorgulanması gereken. Geçtiğimiz yıllarda yine Antalya’da meydana gelen ‘’vitrin manke’nine’’ tecavüz vakası ile paralellik kurulabilirmi? Cansız bir nesneyi cinsel obje haline getirmek ve ona saldırıda bulunmak, büyük ihtimal pisikologların cevaplaması gereken sorunları barındıran bir sapmadır. Cansız bir nesneyi cinsel obje haline getirmek ne kadar ahlaklı bir bakış açısıdır? Pisikologlarca cinsel sapma olarak adlandırılmamasının ardında mahalle baskısı korkusu olabilirmi? Müslümanlar neden normal yolların dışına çıkıp fantezi sınırlarını aşan cinsel arayışlara girmişlerdir?

Heykele bakarak cinsel tatmin yada cinsel tahriki yaşama deneyimine sahip Müslümanlar, gene aynı zamanda kendilerini kötü yola itecekleri düşüncesi ile bu heykellere karşı çıkmaktadır. Günümüz Müslümanı için heykel tapınılacak bir put olmaktan daha çok cinsel bir obje olarak sakınılması gereken bir şeydir. Porno ile alanlara dikilen heykeller aynı kategoridedir Müslüman için. Bir şehrimizin meydanında yer alan Atatürk heykelinin rölyefinde ki kız betimlemesini, müstehcen diye şikayet eden Müslüman ahlak kavramı, kesinlikle cinsel bir sapma olarak tanımlanmalı ve böyle düşünenler tedavi altına alınmalıdır.

Kaynaklar:
1- İncil
2- Tevrat
3- Güncel Gazete arşivleri

2 Şubat 2011 Çarşamba

İslam dininin Türk’lere bakış açısı

Türk’lere neden peygamber gönderilmemiştir?

İslamiyetin Türkler karşısında kendini nasıl tanımladığı sorununda sağlıklı bir yargıya varabilmek için bizzat Muhammed'in sözlerine ve Kuran'a gitmemiz gerekiyor. Konuya ilişkin en ayrıntılı tanımlamaları bizzat Muhammed’in hadislerinde buluyoruz. Hadisleri incelemeden önce Kuran'da Türk'ler nasıl görülüyor ona bakalım.

Kuran'ın Kehf suresi 93-99. ayetlerinde ve Enbiya suresi 96. ayette, Peygamber Zülkarneyn (Büyük İskender), bozgunculuk yapan Yecuc ve Mecuc'e (Türk’lere ve Mogol’lara) karşı kendisinden yardım isteyen bir kavme yardım eder; iki dağın arasını demirden duvarla kapatarak Yecuc ve Mecuc'ü oraya hapseder. Bu davranışıyla ''Allah, insanlara merhamet etmiştir ve Yecuc ile Mecuc gailesinden onları kurtarmıştır. (Ancak) Rabbimin vaadi (kıyamet zamanı) gelince, bu ümmetin (Yecuc ve Mecuc'ün) ortaya çıkış zamanı gelince bu seddi yerle bir edip, darmadağın hale getirir. (...) O gün biz onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler...''

Kuran’da Türk’ler bozguncu ve kıyamet zamanı zulmetmesi için gönderilmiş bir kavim olarak tanımlanır. Kıyamet alametlerinden birisi olarak gösterilir. Hadislerde ise daha geniş bir tanım söz konusudur işin açıkçası.

''Düşman diye bir şey yok diyorsunuz. Fakat sizler, yaygın suratlı, küçük gözlü ve kızıl saçlı bir millet olan Yecuc ve Mecuc'lerle karşılaşmayıncaya kadar düşmanlarla savaşmış olmayacaksınız. Bunlar giderek çoğalan ve yüzleri dövülü kalkana benzeyen kimselerdir''

"Sizinle (siz müslümanlarla), küçük (çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası'nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır."

"Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan(keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreleceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplukla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz(müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz."

''Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin; çünkü sizi severlerse yerler, sevmezlerse öldürürler''

Muhammed'e göre Türkler’le Araplar’ın savaşı bir ''kıyamet alemeti'' sayılacak denli önemlidir. Pek çok yerde yinelenen söz konusu bu hadislerin diğer varyantları da ''... kuvvetli bir kavim olan Türkler’le çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır'', ''...Kıyamet kopmasının şartlarından biri de sizlerin kıldan çarıklar giyen bir kavimle (Türklerle) harbetmenizdir...'' şeklindedir.

Abdullah b. Mesud tarafından rivayet edilen Hadis'e göre; ''Hz.Peygamber buyurmuşlardır ki, Türkler size dokunmadıkları sürece siz de onlara dokunmayınız. Zira Kantura Oğulları (soyundan) gelen (bu Türk)ler ilk defa Allah'ın ümmetime verdiği mülk ve saltanatı onların ellerinden çekip alacaklardır.''

Türkler’e ilişkin yukarıdaki aktarımlar neticesinde biçimlenen İslam mitolojisi, Türkleri savaşılacak ve aşağılık bir kavim olarak gören, acımasız, vahşi ve kıyametin alametlerinden birisi olarak tanımlayan İslam mitolojisinin yanı sıra, tüm bu söylemleri tefsir eden ve gerek Kuran, gerekse hadis ve tarih kitaplarında yaygın bir şekilde anlatan bir din adamı kitleside vardır. Öyle ki bizzat Zeynel Kitapçı'nın, ''Büyük alim, hadis ilminin kritik yazarlarından'' diye tanıttığı Aliyyü'l-Kari'nin, ''Türklere dokunmayınız/ilişmeyiniz'' hadisine ilişkin yaptığı tefsir aynen şöyledir: ''Türklerde İnsanlığa has yumuşaklık ve çelebi insanlara mahsus merhamet yoktur'' -der Aliyyü'l-Kari. ‘’Belki onlar, başka bir tür İnsan cinsidirler. Onlara insan değil de nesnas (uzun kuyruklu bir maymun) denilse daha uygundur. Türklere Yecuc ve Mecuc artıkları ve onların kardeşleri ve temsilcileri olduklarını söylemek, onların ne menem insanlar olduklarını beyan etmeye kafidir.’’ İslam din adamlarının görüş birliği ettiği yukarıdaki tefsirin benzerlerini yazmak da mümkündür.

Özetle İslam dini Türk’leri savaşılacak ve aşağılık bir kavim, acımasız, vahşi ve kıyametin alametlerinden birisi, sakınılması ve irtibat kurulmaması gereken bir kavim, en aşağı hayvandan bile aşağılık bir yaratık, İnsan olması düşünülmeyen bir canlı, lanetlenmiş bir kavim, İslam’ın gerçek düşmanı vb. şekillerde tanımlamaktadır. Tanımlamalar ve tefsirler sık sık aşağılamanında boyutunu aşmaktadır hatta. Buhari gibi Kuran'dan sonra en muteber sayılan kaynak bir yana, Taberi, Bağdadi, Belhi, Beyzavi, Marzavi, Nesefi, Nuveyri, İbn ül Esir gibi ve saymakla bitmez nice ünlü tarihçi ve din adamları yanında Asım Efendi ya da Ahteri Mustafa Efendi gibi Türk bilim adamları dahi Yecuc ve Mecuc'ün aslında Türkler olup Araplara ve insanlığa felaket getirici ve hayvana yaklaşık yaratıklar olduğunu savunmuşlardır.

Geçtiğimiz son 60 yılda ortaya atılan Türk-İslam sentezi doktrininin aksine, Türkler ne İslam’ı yüceltmek ve korumak için gönderilmiş bir kavimdir nede onun en kutlu kavmidir, tam aksine İslam Türkleri korkulması ve sakınılması gereken bir kavim olarak tanımlamakta ve lanetlenmiş bir kavim olduğunu iddia ederek bütün bu tezleri yalanlamaktadır. İslam mitolojisinin bu anlatımları eşliğinde aslında Türklere neden peygamber gönderilmediğide ortada olmakla birlikte, bu tasarrufun sonuçlarınında detaylı açıklanmasında fayda vardır.

İslam dinine göre; “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her kavme bir peygamber gönderdik.” Nahl/36 Kuran'da şeklinde belirtilen ayetle, Dünya'daki her kavme peygamber gönderildiği belirtilir, bu durumda son İslami savlara göre bir din bile olmayan Şamanizm ile anılan Türklere neden Peygamber gönderilmemiştir? İslam’a göre Peygamberler, Tanrı'nın dinini tebliğ etmek için gönderilmişlerdir tarih boyunca bir çok kavme, (tam aksi kanıtlar varken) gene İslam’a göre her kavim nasibince nemalanırken bu hak dinlerden ve Peygamber'lerden, nedense Türklere peygamber  gönderilmemiştir.

''..... Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.” Mâide/67 ayetinde açıklandığı gibi kıyamet habercisi ve lanetlenmiş olan Türkler kafir olarak görülüyordu İslam’da. Yukarıda açıklandığı gibi İslam mitolojisine göre Türk’ler peygamber sahibi olmak bir yana; “Şüphesiz her ümmete bir peygamber gelmiştir. Peygamberleri geldiğinde, aralarında adâletle hükmedilir. Onlara asla zulmedilmez.” Yûnus/47 ayetinde belirtildiği gibi Türkler için adalet ve refah ön görülmemektedir Kuran'a göre. Peygamber göndermediği ve kafir olarak lanetleyip kıyamet alameti olarak saydığı bu kavmi için İslam tanrısı farklı bir kader belirlemiştir.

Bütün bu anlatılan İslam mitolojisine göre Türkleri hiç bir terazinin kefesine koymadan Cehennemine gönderecektir İslam Tanrısı; “Kıyâmet gününde, her ümmete bir şâhit getirdiğimizde halleri ne olacaktır? O gün, inkâr edip peygambere isyan edenler, yerle bir olmayı isterler. Allah’tan hiç bir sözü gizleyemezler.” Nisâ/41-42; Nahl/89. Kıyamet gününde her kavmin bir şahidi (peygamberi) var ama Türklerin yok. Türklerin tarihinde bir Peygamberden bahsedilmediğine göre, üstelik Kuran da böyle bir şeyde yazmadığına göre. “Muhakkak ki biz, peygamberlerimizi açık delillerle/mûcizelerle gönderdik. İnsanlar, aralarında adâleti hâkim kılsınlar diye, o peygamberlere kitap ve ölçü/nizam indirdik.” Hadîd/25, ayetinde tanımlandığı gibi açık deliller/mucizelerle gönderilmiş Peygamber ile onurlandırılmayan Türkler neden en baştan cehennemlik oluyorlar? Türkleri lanetliyen İslam tanrısı, kıyamet alametlerinden olarak gösterdiği bir kavme Peygamber göndermeyen İslam tanrısı, Türklere neden bu davranışı reva görüyor acaba?

Sonuç olarak İslam mitolojisine göre; İslam tanrısı lanetlediği ve ümmetine düşman olsun diye yarattığı bir toplumu, hem kıyamet öncesinde hemde kıyamet sonrasında cezalandırıyor. Bütün bu anlatılanlardan çıkan şey ise, İslam’a göre Türklerin en aşağılanmış bir canlı varlık olarak yeryüzünde bozgunculuk çıkarsın diye yaratılan bir kavim olduğu, Müslümanların esas düşmanı olarak onlara rahat vermek bir yana, müslümanları rahatsız edip canlarını ve mallarını tehdit edeceği, bu özellikleri yüzündende zaten İslam tanrısının onlara peygamber göndermediği, vahşi bir yaşam sürmeleri için tanrı tarafından lanetlendikleri ve sonunda kıyametin habercisi olarak zülmedecekleri belirtiliyor. Neticedeyse kıyametten sonra sonsuza kadar cehenneminde cezalandıracağını ısrarla anlatıyor.

Oldukça garip bir durum söz konusu olsada İslam tanrısı Türkleri sevmiyor, İslam mitolojisindeki şeytanın hikayesine paralel bir anlatımla onları Müslümanlara zülmetsin diye yaratıyor. Vahşi ve hayvani olarak özellikle yaratıyor üstelik. Her iki yaşamlarında da cezalandırmak için her şeyi yapıyor ve bunun içinde her türlü tedbiride alıyor. İç içe geçmiş İslam dini ve İslam mitolojisi aslında 1400 sene öncesi köleci sistemdeki bir kabilenin savaşçı Dünya’sından bizlere efsaneler anlatıyor.


Kaynaklar:
1-  Kuran
2-  Kutubusitte (Buhari) hadisleri
3-  Taberi Tefsiri, c.3 s.1291-2
4-  Arap Milliyetçiliği ve Türkler, İlhan Arsel,  
5-  Nasıl Müslüman Olduk, Erdoğan Aydın
6-  Çeşitli Yönleriyle din, AÜİF Dergisi Cilt: 28, Prof.Dr. Günay Tümer
7-  İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski-Mitropolski-Kerov, Eriş Yayınları/8. Baskı
8-  Türk Ansiklopedisi
9-  İslam Ansiklopedisi, Darulkitap
10- Türklerin Tarihi, Doğan Avcıoğlu
11- İslamiyet ve Türkler, H.D.Yıldız
12- İlk Türk İslam devletleri tarihi, AÜİF yayınları, Doç.Dr. Nesimi Yazıcı
13- Dinler tarihi, Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın-Doç.Dr. Mehmet Dağ 1978
14- Birüni’ye göre Dinler ve İslam dini, Diyanet yayınları, Dr. Günay Dümer 1975
15- Kuran’da Allah ve İnsan, Prof.Dr.Toshihibo Izutsu, Çeviren; Doç.Dr. Süleyman Ateş, AÜİF yayınları 1975
16- Türk Tarih-i Dinisi, Akçağ yayınları, Ord.Prof.Dr. M.Fuat Köprülü 2005

27 Ocak 2011 Perşembe

İslamiyet tecavüzü meşru kabul eder

İslamiyet tecavüzü meşru kabul eder.
 
Kuran yorumcuları ve Müslümanlar tecavüz suçu için, zina suçuna uygulanan hadleri (ceza şekli/ muiyyideleri) uygulamanın doğru olduğunu söylerler. İslam'da tecavüz suçu ve cezası ne Kuran’da ne de sünnet’te vardır. İslam tecavüz eylemini zina olarak değerlendirir ve cezalandırır. Tecavüz ve zina kavramları farklı şeylerdir, tecavüz; bir kişinin rızası dışında cinsel saldırı sonucu, isteği dışında cinsel ilişkide bulunmasıdır, zina ise (İslam şeriatına göre), evli olmayan kişi/kişilerin cinsel ilişkide bulunmasıdır.
 
Suç isnatlarını açacak olursak:
Tecavüz;
1- En bilinen ve geniş anlamında kullanılan şekli ile; erkeğin/erkeklerin kadının isteği dışında onunla cinsel ilişkide bulunmasıdır. Erkeklik organının kadının vulvasına zorla sokulması eylemidir. Fakat bu tanım eksiktir, aşağıda daha detaylı tanımını açıyorum.
a- Erkek bir çok şekilde kadına cinsel saldırıda bulunabilir. En bilindik eylem fiili livatadır. Fiil sözcüğüne dikkat edelim, Kuran’daki Yusuf/23 ayetindeki yarım kalan tecavüz vakası kabilinden İslami ceza hukuku teşebbüsüde suç sayar. Bakara/223 ayetine binaen livatayı müspet şerri hüküm sayan bir anlayışta mevcuttur İslamiyet’te.
b- Bir alet yada obje vasıtası ile tecavüz suçu vardır. Pratik olarak İslamiyet’teki zina tanımlamasına asla girmez bu suç tipi, o yüzden de bu tecavüz şeklininde cezası yoktur İslamiyet’te.
c- Tecavüz erkeğin, salt kadına yönelik cinsel saldırısı gibi algılansada gerçek hayatta, ‘’özellikle çocuklara’’, diğer erkeklere, cansız materyallere, hayvanlara da tecavüz edilmektedir ve bunlarda tecavüz suçu kavramına girer modern Dünya'da.
d- Tecavüz günümüzde ki tanımıyla sadece erkeklere özgü bir suç değildir. Kadınların küçük erkek çocukları ile seks yapmaları örneğinde olduğu gibi, kadınlarda ‘’reel’’ olarak tecavüz ederler, kadınların gene kadınlara tecavüz etmesi, son kabul gören kanunlara göre kadınların erkeklere tecavüz etmeleri.
e- İnsan dışı bir canlı kullanarak tecavüz edilmesi.
2- Geldik zurnanın zırt ettiği yerlerden birisine; Evlilik içi tecavüz suçu vardır ve bu ne İslamiyet’teki zina suçuna girer nede bir başka kayıtta İslamiyet için suçtur.
3- Günümüzde sözlü tecavüz algılaması çıkmıştır ama bu kavram İslam şeriatında çok zorlanılırsa basit ve farklı bir suç olarak tanımlanır.
 
Zina;
Aralarında evlilik bağı olmayan kişiler arasındaki cinsel ilişki. (TDK sözlük)
 
Zina İslam açısından çok önemli bir suçtur, zina Allah’a karşı işlenen suçlar kapsamında ele alınır İslam şeriatına göre. Yani bu hususta zina eylemindeki kişi/kişiler bu suç kapsamında şahsi olarak değil bizzat  Allah adına cezalandırılırlar. Zina suçunun ispatı için dört erkek şahid istenir, dört şahidi olmayan her türlü zina isnadı İslam’da hukuken yok sayılır. Konuyu iyi anlayabilmek için İslam hukukundaki işleyişe bakarsak;
İslam hukukunda suçlar 3 kısma ayrılır.
1- Bir kimseyi öldürmek yada yaralamak gibi ''hakkı ademiye'' denilen şahsın haklarına yönelik suçları kapsar. Bu suçlarda kişisel haklara üstünlük tanındığından ''af'' ve ''sulh'' geçerlidir. İslam hukukunda ''katlin'' beş çeşidi, ‘’cerhin’’ ise dört çeşidi vardır.

2- Kuran tarafından gösterilmiş olup ''Allah'a'' karşı işlenen suçları kapsayanlar. Yani bizzat Kuran’da (Ahkam ayetlerle) yazan suçlardır ve ''Allah'a'' karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirilir ve cezalandırılırlar. Bu suçlar: Hırsızlık, zina, şarap içme, kazif veya zina iftirası, yol kesme, irtitad veya riddiye denilen İslam dinini terk etme suçlarıdır. Bu suçlarda şikayet gerekmez, günümüz tabiri ile amme suçlarıdır ve ‘’Allah’a’’ karşı işlenmiş suçlardır. Cezaların miktarı değişmez, ancak suçlu suçunu kabul etmez ve suçuda ispatlanamazsa hakimin cezalandırmaya gitmemesi tavsiye edilir. Özellikle kazif (zina) ve hırsızlık suçlarında ihbar zorunludur.

3- Taziren ceza gerektiren suçlar. Hakkında her hangi bir hadis yada ayet nazarında hükmün (nassın) bulunmadığı, ceza takdirinin hakime bırakıldığı suçlardır.
 
Bu cihedle, zina Kuran’da; Mu’minun/5-6 ayetinde nikahlı eşleri ve cariyeleri (köleleri) dışındaki kişilerle, cinsel ilişkiden kaçınılması ve aksi durumlarda bir cezanın söz konusu olduğu belirtilir, Nur/2’de. Birbirleriyle evli olmayan yada/veya efendi köle (cariye) ilişkisi bulunmayan ayrı cinsten iki kişinin, bir birleriyle cinsel ilişkide bulunması zina olarak tanımlanmıştır, ayet aynı zamanda suçun cezasınıda her iki taraf için 100 değnek vurulması olarak belirler. Nur/33 ayetinde ise zorla fuhuş yapan (köle-cariye) kadınların zina kapsamı dışında bırakıldıkları belirtilir.
 
Hadislerde (sünnet) zina suçu ve ceza haddi geçer, Buhari’nin aktardığı hadislerden örneklersek;
544 nolu hadis: İki tarafta bekarsa, iki tarafa da yüz sopa vurulması ve bir yıl sürgündür. Dul bir kişi gene bir dulla zina yaparsa sadece celde (yüz sopa vurulması) uygulanır.
1592 nolu hadis: Zina yapan cariye (köle) ise her seferinde celde (yüz sopa vurulması) uygulanması ve 3. Zinasından sonra zararına da olsa o kölenin satılması emredilir.
1603 nolu hadis: Zina yaptığını ikrar (itiraf) eden adama celde uygulanması, zina yaptığını kabul etmeyen kadın’ın ise serbest bırakılması.
1589 nolu hadis: Ömer’in bir hutbe esnasında, Allah tarafından recm ayeti geldiğini ve ezberlediklerini, Muhammed’in bu ayet üzerinden cezalar verdiğini, kendilerininde bu ceza haddini uygulamaya devam ettiklerini belirtir. Belli bir zaman sonra Kuran'dan çıkarılır bu ayet. Sonradan bu olayı bilmeyen yeni Müslümanların Kuran’da böyle bir ayet olmaması nedeniyle recm uygulamanın yanlış olduğu kanaatine kapılabileceklerini, fakat bunun şeriat hükmü olduğunu, toplumun aksi öfkesinden çekinmese Kuran’a kendisinin bu ayeti yazacağını söylediği rivayet edilmektedir.
1590 nolu hadis: Zina suçunun üç aşamada İslam içerisinde geliştirilerek ceza haddinin belirlendiğini, celde haddinin bu kapsamda bekarlar için, recm haddinin ise evliler için uygulanması gereken bir ceza haddi olduğunu belirtir. Bu hadiste Nur suresinde bir recm ayetinin olduğu ve sonradan kaldırıldığı ama recm ceza haddinin uygulamaya devam ettiği anlatılır.
1605 nolu hadis: ayrı ayrı gelerek zina yaptıklarını Muhammed’e söyleyen biri erkek, diğeri kadın iki kişinin bellerine kadar bir çukur içerisine gömüldükleri ve taşlanarak (recm) öldürüldükleri anlatılır.
1608 nolu hadis: bekar bir erkeğin evli bir kadınla zina yapması üzerine, erkeğe celde uygulanması ve kadına recm uygulanması ifade edilmektedir.
 
Görüldüğü gibi İslam zina olayına büyük bir önem vermektedir. Kuran’da sadece celde (yüz sopa vurulması) ceza haddi yer alırken yukarıda verilen hadislerden yola çıkarak recm ceza haddide uygulanır İslam’da. Sonradan kaldırıldığı söylenen bir ayete dayandırılan (Yahudi şeriatından alınan) recm cezası İslam şeriatının şiddetli bir yüzü olduğu gibi, aynı zamanda istismara açık bir kapısıdırda. Zina suçları İslam şeriatında iki kategoriye ayrılmıştır; a) Muhsen: ergin, mümeyyiz, özgür ve hayatlarında evlilik geçirmiş olarak cinsel ilişkide bulunanlar (suçlunun suçu işlediği anda evli olması değil, dul olarak (hayatında evlilik içinde) cinsel ilişkide bulunmuş olması bile yeterlidir). b) Yaşamlarında evlilik içinde olmadan cinsel ilişkide bulunanlar.
 
Muhammed’ten 2500 sene önce yaşamış politeist din inancına sahip Sümerli’lerde bile suç olan tecavüzün, ilahi bir sistem olarak düşünülen İslam’da suç olarak değerlendirilmemesini basit bir hata olarak görmemekte fayda vardır.  İslam’a göre; İslamiyet evrensel ve ilahi bir din olarak İnsan’ların bütün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde, kıyamete kadar geçerli olan bir şeriatla ve eksiksiz olarak Allah tarafından Müslümanlara gönderilmiştir. Bu bakış açısıyla İslam’da suç olarak tanımlanmayan her şey meşrudur/yasaldır.
 
Tecavüz suçu Kuran içerisinde ve diğer İslam’i kaynaklarda geçmez, İslam’a göre böyle bir suçta asla yoktur. Kuran’da kavram olarak evlilik dışı her türlü ilişkinin zina olarak tanımlanması ve hadis ile diğer İslam kaynaklarında, zina’nın çeşitleri içerisinde (tecavüz dahil) her türlü evlilik akti olmayan cinsel ilişkinin zina olarak adlandırılıp ceza hadlerinin belirtilmeside, tecavüz’ün İslam şeriatı açısından suç sayılmadığını gösterir.
 
Bütün bu detaylı açıklamalardan sonra, İslam’da tecavüzün nasıl değerlendirildiğinin detaylı anlatımına geçmeden önce, İslam açısından kadın nasıl değerlendiriliyor ilk önce ona bakalım. Bakara/223 ayetinde kadınlar, erkelerin istedikleri şekilde varabilecekleri tarlaları olarak tanımlanırlar. Bu ve benzeri bir çok ayette kadınlar, erkeklerin sahip oldukları Allah’ın onlara bahşettiği güzelliklerdir İslam’a göre. Başlı başına bir konu olduğu için fazla detaya girmeden açıklayacak olursak, ayet ve hadislerde belirtilen İslami kadın anlayışı, erkek egemen bir bakış açısıyla ve erkeği her yönden memnun edecek şekilde yapılandırılmıştır. Kadın aynı zamanda namusunu korumakla görevlidir bu sistemde.
 
İslam, kadını toplumun yarım hakka sahip, erkeğin zürriyetini sürdürecek bir bireyi olarak genel tanımını yaparken, onu sık sık cinsel bir meta olmaktan öteye taşımaz. Bu yüzdende tecavüz diye bir suç kavramı geliştirmemiştir. Tecavüz diğer suçların içerisinde doğal bir sonuç ve o suçların kendisi olarak adlandırılmıştır, tanım ve tespitler tecavüz için değil bir başka suç içindir İslam şeriatında, görelim;
 
En trajik örneklerden birisi olarak Buhari’nin 1597 nolu hadisinde belirtilen ve (adalet timsali) Ömer’in iktidarı döneminde geçen bir hukuk olayı sanırım konuyu özetlemeye yetecektir; söz konusu hadiste akıl hastası bir kadına tecavüz edildikten sonra, bu olayı gören kişilerin kadını hemen alıp Ömer'in huzuruna getirerek zina nedeniyle cezalandırılmasını isterler ve Ömer’de kalabalığın da isteğine uyarak recm edilmesini emreder, sonradan olaya müdahil olan Ali ise ayetlerle açıklayarak  Ömere, kadının akli yeterliliği olmadığı için yaptığı eylemden sorumlu tutulamayacağını ve zina ile suçlanamayacağını hatırlatır, kadın bunun üzerine serbest bırakılır. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi İslam açısından bir tecavüz vakası yoktur, onun yerine evlilik akti olmadan yapılan bir cinsel birleşme yani zina vardır.
 
İslam coğrafyasında sık karşılaşılan tecavüz vakalarına geçmeden önce tecavüz olaylarını detaylı anlatmakta fayda var. Yukarıda ki örnekte olduğu gibi gene aynı şekilde bir kadının bir başka kadına tecavüz etmeside zina olarak adlandırılır bazı İslam ülkelerinde, bazılarında ise suç sayılmaz. Bu bakış açısıyla tecavüz edilen hayvanlar’lada zina yapılmış sayılır ve yukarıdaki ceza hadleri uygulanır. Geçtiğimiz yıllarda bir Kuzey Afrika ülkesinde keçiye tecavüz eden birisinin, İslam şeriatı çerçevesinde onunla evlenmesi bu hususa güzel bir örnek teşkil eder. Hayvan kullanılarak yapılan tecavüzler zina kapsamında değerlendirilir, yani hayvan tarafından tecavüze uğrayan kişi (burada mağdur kadındır çoğunlukla) zina yapmış kabul edilir. Çocuğa tecavüz etme suçu, eylemi yapan erkek yada kadın için gene zina kapsamında ele alınır ve hemen hemen bütün vakalarda evlilikle sonuçlanır.
 
Bir tecavüz yöntemi olan livata, bir çok Arap ülkesinde ve değişik İslam coğrafyasında suç olarak tanımlanmaz, bazı Müslüman devletlerde livata başlı başına suç olarak tanımlanırken, bir çok ülkede suç kapsamında değildir, bu tip tecavüz suçları ise çoğunlukla saldırı yada yaralama kapsamında ele alınırlar. Gene bu kapsamda değerlendirilen bir başka tecavüz yöntemi ise, bir alet/obje vasıtasıyla yapılan eylemdir ve aletle/objeyle yapılan tecavüzler İslami şeriata göre saldırı ve yaralama kapsamında ele alınırlar. Günümüzde hukuk literatürüne giren sözle yapılan tecavüz kavramı’nın bir cezası yoktur İslam’da, bu konu zorlanırsa en fazla flört olarak adlandırılabilir İslam hukukuna göre, eğer kadın şikayetçi olursa erkek en fazla kadını rahatsız ettiği için şeriata göre hüküm giyer.
 
Bütün bu zina yada (İslami şeriata göre) başka bir suç şekli olarak kabul edilen tecavüz suçları dışında, birde (İslami şeriata göre ) hiçbir suç kapsamına sokulmayan tecavüz suçu vardır. Evli bir erkeğin gene evli olduğu (helal) karısına yada kölesine (cariyesine) tecavüz etmesi, İslam şeriatında yer almayan ve bir başka suçun içerisinde değerlendirilmeyen bir suçtur. Kadın eğer ekonomik yada aşiret olarak güçlüyse durumuda müsaitse, ortada da bir zina vakası olmadığı için, konuyu mihirini terk ederek mahkemeye kocasının kötü davranması nedeniyle boşanma isteği olarak getirebilir, kötü davrandığını ispatlayıp boşanabilirse kurtulur, eğer boşanamazsa tecavüzlere katlanmak zorundadır. Konu cariyeler (köle kadınlar) açısından hukuki bir zemin teşkil etmediği için tecavüz her daim kaçınılmazdır ve hiç bir hakları yoktur. Günümüzde modern İslam hukukçuları bu suçu tanımlayıp şeriat içerisine alabilmek için, çareyi beşeri hukuk içerisinde yaptıkları yorumla taziren çözmek istemişlerdir, buda erkeğin beşeri hukuka göre cezlandırılması ve kadınında bir tazminat alarak boşanmasıdır (burada terk edilen mihrin yerine tazmin için ödenir aslında tazminat), fakat uygulamada İslam coğrafyası bu öneriyi red eder ve suçun taziren değerlendirilemeyeceğini çünkü Kuran’da tanımlandığını belirtir, İslam da olmayan bir şeyin şeriata sokulamayacağını söylerler, bu yüzden son 50-60 yıldır tartışılan bu konu İslam hukukuna girmemiştir. Peki bu durumda erkeğin şer’i sözleşme ile kendisine helal olan karısına tecavüz etmesi neden bir suç ve ceza tanımına girmez ve cezalandırılamaz İslama göre? Daha önce yazıldığı gibi, İslam söz konusu durumu suç olarak tanımlamaz, yani bu vaka İslam şeriatı açısından bir suç teşkil etmez ve doğal olarakta olmayan bir suça cezada olmaz.
 
İslam coğrafyasında sıkça karşılaşılan tecavüz vakalarının büyük çoğunluğunun kökeninde, tecavüzün ayrı bir suç olarak tanımlanmayıp zina olarak ele alınması ve cezalandırılması yatmaktadır. Tecavüzcü sapık kişi, tecavüz ettiği kadın/çocuk yada hayvanı nikahına alarak (yani evlenerek) kurtulmaktadır ilk önce bu durumdan. Tecavüz edilen çocuğun durumunu anlatacak bir şey bulunamaz, yaşadığı travma bir yana çektiklerini hiçbir psikolog tam olarak anlatamaz maalesef, bu arada tecavüze uğrayan kadın/çocuk ise bir sapıkla aynı çatı altında yaşamaya zorlanarak her gün ve an saldırıya uğrar ve çifte mağdur olarak belkide ömrünün sonuna kadar tecavüzcüsü ile birlikte yaşamak ve tecavüzlere katlanmak zorunda kalır.
 
Bu hususu bilen Müslüman kadınlar ise büyük orandan tecavüzü bildirmemekte ve sineye çekmektedir. Malesef konuya vakıf olamayan çocukların vakalarında sonuç, genelde evlenme ile son bulmaktadır. Olayın bir şekilde duyulması durumunda söz konusu kadın töre cinayetine kurban gitmektedir. Ensest tecavüz saldırılarında fiili livata sık başvurulan tecavüz yöntemidir, özellikle bekar kızlara uygulanmaktadır. Tecavüzün bildirilmemesinde esas neden zina nedeniyle recm edilme korkusu oluyor çoğunlukla, bu nedenle özellikle Afganistan, Pakistan, Sudan vb. bir çok İslam ülkesinde evli kadınlara tecavüz çok sık karşılaşılan bir vaka olarak karşımıza çıkıyor. Kadın recm korkusuyla dava açamazken, kocası bu durumun altında travmaya girerek ya kadını öldürüyor yada intihar ediyor. Pakistan’daki erkek intiharlarının yarısını bu tip vakalar teşkil ediyor. Bu suçların büyük çoğunluğu basına yansımıyor, yansıyanlar ise olayı görüp konuyu adalete taşıyanlar vasıtasıyla oluyor.
 
Konuyu özetleyen bir diğer örnek ise S.Arabistan basınından; 19 yaşında bir (bakire) genç kız 6 kişi tarafından zorla bir araca bindilip, mücavir alanda toplu tecavüz edildikten sonra tekrar aynı araba ile şehre dönerken polis kontrolüne takılıyor. Yapılan sorgulamada kız tecavüze uğradığını söylüyor, 6 erkek aksi yönde yemin ediyor, kız zina suçundan 200 kırbaç cezası alıyor, erkekler serbest bırakılıyor. Konunun bir diğer boyutunuda toplu tecavüzler oluşturuyor, mağdur 4 şahid getiremediği için tecavüzü yani zinayı ispatlıyamıyor ama saldırgan tecavüzcüler 4 ve üzeri kişi olarak aksi yönde şahidlik yaptıkları için kurtuluyorlar. Tecavüze ve iftiraya uğrayan evliyse recm ediliyor, evli değilse zina nedeniyle 100 kırbaç yada değnek cezasının yanında, birde yalan yemin etmek ve iftira atmaktan dolayı üstüne en az 80 kırbaç yada değnek cezası alıyor.
 
Dikkat edileceği gibi tecavüz eden kişi (İslami şeriata göre ) çoğunlukla ceza almıyor, ceza alanlarda birkaç sopa ile yırtıyor durumu. Tecavüz diye bir suç olmadığı için İslam hukukunda cezasıda olmuyor. Evet İslam’da bir cezalandırma var ama bu cezalandırma zina için oluyor. Yukarıda da bahsedildiği gibi ‘’evlilik bağı olmadan gerçekleşen her türlü cinsel ilişki zinadır’’ doğal olarak İslamiyet bu bakış açısıyla tecavüzü cezalandırdığını söyler. İslamiyet vakaya bu şekilde yaklaşıyor ve kendine göre çözümü bulup cezalandırıyor. Olaya düz mantıkla yaklaşan Müslüman’lar ise tıpkı Ömer’in yaptığı gibi (keçi vakası dahil) her konuyu zina olarak ele alıp recm ile cezalandırıyor. Çok küçük azınlık ise Ali gibi bir takım yan unsurları değerlendiriyor.
 
İslam açısından, tecavüz suç olarak görülmüyorsa, esas olarak İslam şeriatı açısından bir sorun yoktur, çünkü ‘’vardır bir hikmeti’’ bu durumun ‘’Allah’a’’ göre. Bizzat Kuran’da yazmıyormu ‘’eksiksiz olarak yarattık’’ diye Kuran’ı, yani şeriatı eksiksiz yarattığını söyleyen ve bu vakayı suç olarak tanımlamayan ‘’Allah’ın’’ şeriatına ters düşünemiyeceğine göre İslam, gene aynı şekilde sünnette ve İslam hukukunda yer almıyorsa tecavüz diye bir suç, demekki İslam’da tecavüze meşruiyet vardır.
 
 
Kaynaklar:
1- Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslamiye ve İstilahatı Fıkhiye, C.3 sf. 26
2- Ahmet Gökçen, Tanzimat dönemi Osmanlı ceza kanunları ve bunlardaki ceza muiyyideleri, sf.3
3- Cevat Akşit, İslam ceza hukuku ve İnsani esasları, sf.77
4- Abdülkadir Udeh, Mukayeseli İslam hukuku ve beşeri hukuk sf.121
5- Ali Bardakoğlu, Türkiye Diyanet vakfı İslam Ansiklopedisi, ceza maddesi cilt7 sf. 472
6- Hüseyin Tekin Gökmen, İslam’da şahsiyet hakları, sf.75
7- Ali Şafak, Mezhepler arası mukayeseli İslam ceza hukuku, sf.104
8- Ahmet Yaşar, İslam ceza hukukunda idamı gerektiren suçlar, sf.54
9- İlk dönem İslam hukuku, yasama-yargı-yürütme. Abdülvahhab Hallaf
10- Kuran
11- Kutubusitte (Buhari) hadisleri
12- Hukuk Tarihinde İslam Hukuku, Ord.Prof.Sabri Şakir Ansay 2002 (4. Baskı)
13- İslam Hukukunda hükümlerin değişmesi açısından Hz. Ömer’in bazı uygulamaları, Doç.Dr.Muhsin Koçak, 1997
14- İslam hukukunda suçlar ve cezalar, Dr. İlhan Akbulut, 2003