kutsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kutsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2012 Salı

Şehid'lik ve Şehid Kavramı

Şehit ve şehitlik kavramı çok yanlış anlaşılmakta ve kullanılmaktadır toplumda. Arapça kökenli bir kelime olan şehid, "şehi-de" fiilinden türemiş olan bir isimdir ve mastarı şehâdettir.  Şehidin çoğulu, "şuhedâ" ve "eşhâd" olarak kullanılır. Kelime anlamı: ‘’tanrı rızası için, o'nun yolunda canını fedâ eden müslüman kişi’’ demektir. Şehit denilmesinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması veya onun tanrı huzurunda yaşıyor bulunması veya ölümü sırasında meleklerin hazır bulunması, yahut ta ruhunun doğrudan doğruya Daru's-Selâm'da (Cennet'te) bulunması veya tanrı tarafından çeşitli mükâfatlarla ödüllendirilmiş olmasıdır. Kuran’da  35 defa şehit kelimesi, 20 defa çoğul hali olan şuheda kelimesi geçer. Aynı kökten gelen diğer halleri ile birlikte kelime Kuran’da daha çok şahitlik anlamında kullanılmıştır. İslam tanrısının isimlerinden birisidir aynı zamanda ve bu şekilde geçen bazı ayetler vardır. Şehitlik kavramı Kuran’da daha çok "ka-te-le" fiilinin mechûlü ile, tanrı yolunda öldürülme anlamında kullanılmaktadır. Konu İslamiyet açısından çok açık ve nettir, ‘’tanrı yolunda-tanrı için bir fiili geçekleştirirken-tanrı için göç/hicret ederken-tanrı adına zülüm görenler-tanrı adına savaşıp ölmek’’ kavramlarını Ali-İmran suresinin 195. ayetinde tanımlar ve sadece bu fiilleri gerçekleştirirken ölenlerin şehid olacakları belirtilir. Ana kural değişmez ve sabittir, sadece tanrı adına yapılan fiiller neticesinde ölenler içindir şehit tanımlaması.  Kuran’dan bazı ayet ve ayrıca hadislerle konuyu açalım;


“Şayet siz yara aldıysanız, karşınızdaki düşman topluluğu da benzeri bir yara aldı. İşte biz, Allah’ın gerçek müminleri meydana çıkarması, sizden şehitler edinmesi müminleri tertemiz yapıp kâfirleri imha etmesi için, zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz. Allah zalimleri sevmez” (Ali-i İmran suresi, 140 ve 141. ayetler)

"Eger Allah yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz, Allah'ın size lütfedeceği magfiret ve rahmet onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de muhakkak ki Allah'ın huzurunda toplanacaksınız." (Ali Imran suresi, 157 ve 158 ayetler)

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler. (Ali-i İmran suresi, 169 ve 170 ayetler)

"... Şüphesiz hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda kendilerine eziyet edilenlerin, çarpışanların ve öldürülenlerin kötülüklerini örtecek ve kendilerini altından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. Bu Allah katından bir karşılıktır. Karşılığın en güzel olanı Allah katındadır." (Ali Imran suresi, 195. ayet)

"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Aksine onlar diridirler ancak siz fark edemiyorsunuz." (Bakara suresi, 154. ayet)

"O halde, dünya hayatını ahiret hayatı karsılıgında satanlar, Allah yolunda çarpışsınlar. Kim Allah yolunda çarpışır sonra öldürülür veya üstün gelirse ona büyük bir ecir verecegiz." (Nisa suresi, 74. ayet)

"Allah, Allah yolunda çarpışıp öldüren ve öldürülen mü'minlerden, karşılığı cennet olmak üzere, mallarını ve canlarını satın almıstır. Bu O'nun üzerine, Tevrat, İncil ve Kuran'da vaadedilmiş olan bir haktır. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterebilen kim vardır? Şu halde yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur." (Tevbe suresi, 111. ayet)

"Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen veya ölenlere gelince; Allah onları muhakkak güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Hacc suresi, 58. ayet)

‘’Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.’’ (Muhammed suresi, 4. ayet)

‘’Allah yolunda yaralanan hiçbir yaralı yoktur ki kıyâmet günü, yarası kanıyor olarak gelmiş olmasın, bu kanın rengi kan renginde, kokusu da misk kokusundadır’’. (Hadis)
‘’Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra diriltilip yine öldürülmeyi, sonra diriltilip yine öldürülmeyi ne kadar çok isterdim.” (Hadis)

‘‘Kim Allah`ın adı daha yüce olsun diye çarpışırsa; o kimse Allah yolundadır...." (Hadis)

"Allah,bütün kalbiyle şehit olmayı isteyen kişiyi yatağında ölse bile,şehitler derecesine ulaştırır." (Hadis)

"Şehid’lerin ruhları yeşil kuşların karnındadır  Onların arşa asılı kandilleri vardır  Diledikleri gibi cennette serbestçe dolaşır, sonra o kandillere geri dönerler." (Hadis)


Sünni İslamiyet’te şehid’lik 3 bölümde değerlendirilir ve sınıflandırılır.

‘’1-Dünya ve âhiretin şehîdi: Kâfirlerle savaştığı sırada, düşman tarafından öldürülen veya asiler, yol kesen soyguncular tarafından öldürülen yahut evine giren hırsızların ağır bir cisim veya kesici bir alet kullanarak öldürdükleri kimsedir. Savaş alanında yaralı bulunan, yaralarından, göz veya kulağından kanlar akan ve bu durumda vefât eden kişi de, bu kısım şehîdlerdendir  Mal, can, namus ve benzeri müdafaalarda, zulüm ve haksızlıkla, suçsuz yere öldürülen kişi, kimin tarafından öldürülürse, öldürülsün, bu şehîdlerden sayılır. Müslüman, âkil, baliğ olduğu halde, hayız, nifas ve cünüplükten temiz olarak şehîd olanlar yıkanmaz, kefenlenmez, kanları ve elbiseleriyle gömülürler. Ancak onların üzerindeki kürk, palto, parke, silah, mest ve benzeri fazlalıklar çıkarılır. Yıkanmadan gömülmeleri, Muhammed'in ‘’onları kanlarıyla gömün" şeklinde ki hadisine dayanmaktadır. Bu kısım şehîdlerin her birine, "hükmî şehîd" denir. Bu kısma giren şehîdler, elbiseleriyle gömülünce, elbiseleri onlar için kefen sayılır. Vücutlarının her tarafı elbiseleriyle örtülür. Elbiseleri vücutlarını örtmek için yetmezse, başka bir şeyle örtülmeleri temin edilir.

2-Âhiretin şehîdi: Bir kısım şehîdler de, yalnız âhiret hükmü bakımından şehîd sayılırlar. Hata yoluyla öldürülen ve varislerine diyet verilmesi gereken kimse ile savaş veya asilerle çatışma sırasında yaralanıp da, çatışma bittikten sonra bir tarafa çekilerek yiyip içtikten, konuştuktan veya uyuduktan yahut ilaç kullandıktan yahut da aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra vefât eden müslüman gibi. Âkil ve baliğ olmayan yahut hayızlı, nifaslı veya cünüp iken şehîd olanlar da, bu kapsama girmektedirler. Bunlar diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazı kılındıktan sonra gömülürler.

Bir de, yanarak ölen, suda boğulan, göçük, çığ, toprak veya bina altında kalan, vebâ gibi salgın hastalıklardan vefât eden, veya akrep sokmasından ölen, gurbette veya ilim yolunda ya da cuma gecesinde vefât eden müslümanlar da bu hükümdedir. Doğumdan vefat eden kadın da böyledir. Muhammed'in bu kısma giren, savaş dışındaki şehîdler hakkında söylemiş olduğu hadisler vardır (Bakınız, Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, İmâre, 164; Tirmizî, Cenâiz, 65, Fedâilu'l-Cihâd, 14; Ahmed b  Hanbel, I, 22, 23, II, 323, 325)

3-Dünya şehîdi: Tanrı inancı taşımayan, başka duygu ve düşüncelerle hareket eden riyâkâr ve gösteriş ehli münafıklar, müslümanlarla beraber savaşa katıldıkları zaman, kâfirler tarafından öldürülürlerse, dünya hayatında şehîd muamelesine tabi tutulurlar  Bunlar da "hükmî şehîd" sınıfından kabul edilir, yıkanmaz, cenâze namazları kılınır ve elbiseleriyle gömülürler. Âhirette kendilerine herhangi bir mükâfat yoktur. Cehennem ateşi ile cezalandırılırlar. (Hadisler ve tefsirler)

İslami söylemde şehid'lik adına cennet’te sadece tanrı için / tanrının dini adına savaşırken ölenler için özel yer ve sütatü vardır, diğer şehid isimlendirmeleri sadece cennete gitmek için bir kazanımdır. Bütün bu ayetlerde ve hadislerde tanımlanan şehid bildiğimiz gibi İslam adına / İslam devleti yani Allah şeriatı adına savaşırken ölen ve çok büyük ödüller neticesinde cennette peygamber ile birlikte olacaklar arasında yer alan kişilerdir, "Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin. Çünkü Firdevs, cennetin ortası ve cennetin en yükseğidir. Firdevs'ten cennet nehirleri doğar." hadisinde de belirtildiği gibi firdevs’te Muhammed ile birlikte yer alacak olanlar sadece İslam tanrısı ve onun şeriatı adına savaşırken ölenlerdir. Günümüzde kullanılan ve algılanılan manası ile şehid olarak tanımlananlar ise gene İslam’a göre normal prosedüre tabi olacaklardır, onlar bu eylemi tanrı adına /t anrının dinini yaymak adına yapmadıkları için fırdevs’te yer alamıyacaklardır. Bir diğer deyişle, tanrı huzuruna çıkacak ve asla ölmeyen kişiler olarak tanımlananlar (sonsuz yaşama kavuşacak yani yarı tanrı olacaklar) sadece tanrı adına / onun dini için savaşırken ölenlerdir. İslam tanrısı sadece kendisi için yapılan fiil sırasında ölenleri ödüllendirir, diğerleri sıradan prosedüre tabidir ve hatta cehennemde sonsuz bir işkence ile karşı karşıyadırlar.

Gelelim bir diğer yanlış kullanıma yada şehid sıfatının ideolojik literatüre girmesine. Bilindiği gibi en soldan en sağa kadar bütün siyasi kurumlarda ortak söylem ölenin şehid olduğu yönündedir. İlk önce yukarıda şehid kavramını açıkça belirtiğimizi unutmadan, bütün bu tanımların ideolojik bir propaganda aracı olduğunu ve güncel yaşamdaki boşlukları doldurmak için söylenmiş ajitasyon sloganların ötesinde, çıkış noktasının tıpkı 1400 yıl önce olduğu gibi, ölenin boş yere ölmediği düşüncesinin yerleştirilmesi ve davanın yüceltilmesi adına kurgulanmasıdır. Tıpkı Tevbe suresi, 111. Ayeti’nde açıklandığı gibi somut yani kazanılacak maddi bir beklenti karşılığı bir maddi bedel ödenmesi ve bunun karşılığında ölenler ve ardıllarının maddi bir kazanç kazanmalarının tanrı tarafından garanti altına alınması gibi, siyasi dava’da benzer bir refleks ile maddi bir karşılık olarak, İslam şeriatındaki şehid kavramını kendi retotiğine adapte eder.

Bütün bu kaygıların ardında ise Muhammed suresi, 4. Ayet’te kurgulanan bir gerçekliğin davaya adapte edilmesi yani ideolojik bir kurgu kaygısından doğan bir pratik çözüm yatar. Kaçınılmaz olan kavga ve sonucunda ortaya çıkan ölüm için ‘’ Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir’’ diye açıklık getiren İslami söylemin paralelinde siyasi söylemde kader kavramını belirsiz olarak kullanır. Siyasi söylemlerin savladığı şehidlik kavramının bir başka Dünya yada gerçeklik üzerinde etkisi olmadığı gibi, İslami öğretide belirtilen şehid kavramı ilede ilgisi yoktur.


Kaynaklar:
1- Kuran (H.Yazır, Diyanet, E.Yüksel, A.Gölpınarlı, S. Ateş, S. Yıldırım, Y.N.Öztürk, M. Esed, Ö.N.Bilmen, C. Yıldırım tefsirleri)
2- Buhari ve Kutubu Sitte hadisleri
3- Hz. Adem’den Bugüne İslam Tarihi, Mahmud Şakir, Çev. Ferit Aydın, Kahraman yayınları, 1995
4- Birüni’ye göre Dinler ve İslam dini, Diyanet yayınları, Dr. Günay Dümer 1975
5- Kuran’da Allah ve İnsan, Prof.Dr.Toshihibo Izutsu, Çeviren; Doç.Dr. Süleyman Ateş, AÜİF yayınları 1975
6- Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler, Aliyyül Kari, Tercüme: İbrahim Kutlay, İnkilap yayınevi 2008
7- Asrı Saadet, Mevlana Şibli, Çeviri:Ö.Rıza Doğrul, Sadeleştiren: O.Zeki Mollamehmetoğlu 1 – 2 – 3 – 4 - 5. Cilt, 1978
8- İslam Hukuku ve Önceki Şeriatlar, Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Art sanat yayınları, 2003

26 Kasım 2011 Cumartesi

Pagan Kutsal Alanından Allah’ın Evine Kabe

Kabe adı bölgede dört köşe yapılar (küp, kare) için yaygın olarak kullanılmaktadır, dönemin Arapça’sında dört duvarı olan her yapıya Kabe (yada ev) denilmekteydi. Kabe kutsal bir ad olmadığı gibi kutsal bir alandaki yapıyı tanımlamak için kullanılmaktaydı, Arap mitolojisinde tanrı ve tapınağı (Kabe) ayrılmaz bir bütün olarak görülürdü. Eski Dünya’nın hemen hemen her yerinde özellikle Arap yarımadası, Anadolu, Yunanistan vb. bölgelerde tapınakla yan yana olarak birde yönetim binası yapılırdır, keza Mekke’deki Kabe’nin yanında Dar’un Nedve adlı hükümet binası vardı. Muhammed döneminde Arap yarımadasında İslam tarihçilerine göre bilinen 100 civarında Kabe bulunmaktaydı, bunlardan belli bir kısmı tapınak ve idari binanın yan yana olduğu kutsal alanlardandı,  İslam’ın yayılması neticesinde bunların içinden Mekke’deki Kabe öne çıkmıştır. Kullanım amaçları bir çeşit tapınak olarak, tanrı totemlerinin/putlarının muhafaza edildiği ve tanrılara sunulan adak, hediye, kurban vb. şeylerin atıldığı (depolandığı) ‘’Gabgab’’ adı verilen kuyuların yer aldığı, MS. 2.YY’dan itibaren yüksek duvarlarla çevrilen ve 4. YY’dan sonra çatı yapılan binalardır. Mekke’de günümüzde kullanılan binanın daha önce, zemzem kuyusu yada yakınındaki bir eski ‘’Gabgab’’ adı verilen kuyu üzerinde olması kuvvetle muhtemeldir.

Pagan dinler öncesinde Dünya’nın her yerinde rastlanan ve en eskisi Urfa Göbekli tepede bulunan kutsal alanlardaki dört köşe olarak dikilmiş taşların zamanla evrim geçirmesi ile oluşmuşlardır. Kutsal olarak kabul edilen bir alana yapıldıkları içinde ayrıca bir kutsiyed kazandırılarak bilahare saygı görmüşlerdir. Kökenleri İnsan’lık tarihi kadar eski olan kutsal alan tapınma ritüelinin devamında, süregelen bir tapınma şekli olarak dinlerin gelişmesi ve evrilmesi neticesinde, bu kutsal alanlar üzerine her zaman dinsel yapılar/tapınaklar yapılmıştır. Bilinen en güzel örnek ise İzmir Selçuk’taki İsa bey camiidir, öncesinde kilise – Afrodit tapınağı – Kibele tapınağı – kutsal alan olarak kullanılmıştır. Benzer aşamalar Mekke’deki kutsal alan dahil bölgedeki bütün kutsal alanlarda yaşanmıştır. İslam mitolojisindeki anlatımlarda İbrahim’den öncede Mekke’deki kutsal alanın dinsel amaçlı ziyaret ediliyor olması bu teze örnek teşkil eder. İlk önce bir tümsek yada tepe ve ardından dört dikili taş, devamında yerden biraz yüksek duvar ve ardından çatısı olmayan ve bölgeden bölgeye değişen yüksekliklerde duvar ve en sonunda çatı ilavesi ile günümüzdeki şeklini almıştır.

Kutsal alan ve içerisinin tabu olarak kabul görmesi, doğa kültü tapınımında öncesine dayanır. Kutsal alan ve içerisindeki her şey kutsal yani tabudur, içinde yaşayan canlılar ve bitkiler ile birlikte coğrafi oluşumlar ve sonradan İnsan tarafından eklenmiş öğeler tabudur. Bu bölgeyi kirletecek her şey tabudur, savaş, cinsel ilişki, cinayet vb. eylemler yasaktır. Kutsal alanın iyileştirici yönü olduğu gibi aynı zamanda çevresi de mezarlık olarak kullanılagelmiştir. Benzer efsaneler ve benzer dinsel ritüeller içermektedirler. Tabu’ya uymayanın tanrılar tarafından cezalandırılması (İsaf+Naile), etrafında tavaf edilmesi, sagaltıcı özelliği nedeniyle bir çeşit sağlık için arınma bölgesi olması (saçların kazınması vb.) yada çıplak olarak tavaf ve kutsal alana giren her şeyin kutsal olması nedeniyle sadece alana adak vb. şeylerin sokulması sayılabilir. Tanrı panteonunu içeren politeist inançlarla ilgisi yoktur, daha çok Hicaz özelinde ki Kabe’lerde kabile totemi, fetişi ve sonrasında kabul gören tanrı yada yarı tanrı tasvirleri (Put) olabileceği gibi, İslam’da Cin, Şeytan olarak tasvir edilen Pagan din inancında ise tabiat üstü varlıklar olarak yarı tanrı, veyahut tanrıların çocuklarından birisi olarak tasvir edilen Hıristiyanlık ve Yahudilikte karşılığı cadı vb. olan doğa üstü varlıklara tapınım adına yapılan kutsal alan ve Kabe’lerde vardır.

Hemen hemen İslam öncesi bütün dinsel ritüeller, aynen yada değiştirilerek Mekke’deki günümüz Kabe’sinde de uygulanmaktadır. Bazen birkaç kabileyi memnun etmek amacıyla iki üç kabilenin uygulaması birleştirilmiş, bazen genel uygulama aynen korunmuş, bazende kabilelere özel uygulamalar adları ve sıfatları değiştirilerek uygulanmaya başlanmıştır. Hums uygulaması sonucunda fakirlerin çıplak olarak zorunlu katılımı başta olmak üzere, bazı Bedevi kabileleri’ninde adedi olan çıplak olarak Hac etmek vb. ritüeller ise İslam’la yasaklanmıştır. Kabe bir tapınak sıfatına ancak İslam ile kavuşmuştur, İslam öncesinde kutsal olan Harem bölgesidir, doğal olarakta politeizm’deki kutsallığı buradan gelmektedir.

Mekke dışında kendi Kabe’si olan bir çok kutsal alanlarda da benzer Hac ve dinsel ritüeller yapılmaktaydı. Mekke’deki Kabe ile benzer özellikler taşımaktaydılar. Uzza, Ukaysır, Zulhalasa, Necran, Sendad ve Sana’da ki Kabe’ler günümüze kadar adları ulaşan kutsal alanlardır, içlerinde tıpkı Mekke’deki Kabe’de olduğu gibi tanrı totemleri/putları vardı, bir çoğunun yanında Mekke’de olduğu gibi Dar’un Nedve yani hümümet binasıda vardı, genelde Medine’de olduğu gibi kutsal bölgeyi ve totemleri, fetiş ile Put’ları korumakla görevli olan aşiret’in Reisinin evi aynı zamanda hükümet binası görevide görmekteydi. Bazı kabilelerde Kabe, Put’ların, aşiretin reisinin ikametgahının ve hümüket binasının bir rarada yer aldığı binaydı. MS. 2.YY’dan itibaren bu kutsal alanlar ve yerleşkeler Mekke ile ticari, siyasal ve dinsel rekabete girdiler, Ebrehe kabilesinin Mekke’ye saldırısı bu nedenledir mesela. Zamanla bütün bu kutsal yerleşkeler İslam tarafından yıkılarak inananları dağıtılmıştır, bilinen en son kutsal alan/Pazar yeri konumundaki Usayda’daki yerleşke MS. 7.YY ortalarında yıkılmıştır.

Arap mitolojisinde Amr b.Luhay’ın Mina’da yedi tanrı putu diktiği ve Hac sırasında onlara 3’er taş atıldığı rivayet edilmektedir, günümüzde bu ritüel İslam dini içerisinde Hac ritüelinde şeytan taşlama olarak devam etmektedir. Bölgede; Sindad’da Bekr, Tağlip ve İyad’a ait Zülkabat, Zeyd-menat’a ait Ruday, Huzaa ve Davs’a ait Zülkeffeyn, Akk’a ait el-Mantık, Hadramevt’te Merhab, Kinde’ye ait Zırrıh, Bakr b.Vail’e ait el-Muharrik, Muşakkar’da Zulliba, Beni Dabbe’nin Şums, Ukaz’da Cıhar (Kabe olarak), Yanbu’da (kaynayan suları ile ünlüdür) Büvana adlı kabile tanrıları, Zur Riel, Zu’l Kaffayn, Zat Anvat adlı tanrılar ile  Kabe kutsal alanları, kişisel tanrı ve kabile tanrıları ile birlikte kutsal kabul edilen alanlar ve objelerde vardı. Bölgede hemen hemen her türlü malzemeden tanrı putu yada kutsal varlık putu yapılmaktaydı.

İslam öncesi dönemden totem olarak İslam din ritüeli içerisine geçen en önemli obje ise, bilindiği gibi Hacer ül Esved denilen taştır. Bölgede yaygın olan granitten yapılmış olması muhtemeldir, İslam efsanelerinde gökten geldiği söylenmektedir, bu yüzden göktaşı da olabileceği inancı vardır. Arap mitolojisinde taşlara kutsiyet kazandırılması ve onlara dokunularak öpülmesi bir dinsel ritüeldi, tıpkı günümüzde Hacer ül Esved taşına dokunup öpülmesi gibi o dönemde de bu taşa ve diğer kutsal taşlara dokunulup öpülürdü. Kabe ile bütünleşmiş bir diğer taş ise İbrahim makamı olarak adlandırılan ve eski bir sunak taşı (Arapça Al- Ata’ir, Avrupada ki adlandırılması ile Altar) olması muhtemeldir, bölgede ki bir çok sunak taşı zamanla kutsal alanın içinde kalmasından dolayıda dinsel ritüelin içine alınmış ve efsanelerin bir parçası olmuşlardır. İslam mitolojisine göre üzerinde İbrahim’in ayak izi bulunan, aslında derin yuvarlak bir oyuk olan taş, zamanla oluşan seller nedeniyle taş sık sık yer değiştirdiği için Ömer’in saltanatında ve onun emri ile günümüzdeki yerine sabitlenmiştir.

Hicaz’da gelir durumuna göre türbe, şapel/mescit, büyük put yada bir taş’ın tanrı figürü olarak kullanılması yaygın bir uygulamadır. Kutsal alanın taşlarla belirlenmesi ve bu taşların aynı zamanda tabu olması ve Harem’in başlangıcını tespit etmesi bölgede sık karşılaşılan uygulamalardandır, İslam’dan sonrada Harem sınırını belirtmek için sık sık ölçümler yapılmış ve taşlar dikilmiştir, bu ritüel devam etmektedir. Kutsal alandan alınan bir taşın seyahatlerde tapınma ritüelinde kullanılması, tapınılacak putların ve tapınakların her zaman yüksek bir yerde bulunması (tepeler ve dağlar bu nedenle kutsal kabul edilirdi), eğer bir tepe yada tümsek yoksa çevrede yapay olarak yapılması sık karşılaşılan bir durumdu. Evlerde tapınmak için bir köşe yada zenginse bir oda bulunurdu, bu uygulamalar İslam sonrasında Ebu Bekir’in Müslüman olması ile birlikte evinin bahçesine bir mescit yaptırması örneğinde olduğu gibi, yada Anadolu’da kutsal kabul edilen kişilerin anıt mezarlarının (türbe) bir tepeye yapılması gibi devam etmiştir. Sami’lerde kutsal alan ve tanrı bir bütün olarak algılanırdı, yaptığı tapınağı ‘’beyt’’ ev olarak nitelendirir ve tanrı ile evi bir bütün olarak kabul ederdi, bu inanışın devamı olarak günümüzde Kabe ‘’Allah’ın evi’’ olarak kabul görür.

Kaynaklar:
1-  İslam öncesi Mekke. Dr. Yaşar Çelikkol 2003
2- İslam bakış açısında Hz. İbrahim: İslam öncesi Arabistan’da monoteizm’in gelişimi üzerine düşünceler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi 2006 sayı:1 Khalil Athamina (Birzeit Üniversitesi) Çeviren Dr. Ali Osman Kurt
3- İslam öncesi dönemde Mekke idare sistemi ve siyasetin oluşumu, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:10 Sayı:1 Yard.Doç.Dr. Adem Apak
4- İslam’dan önce Arap yarımadasında putperestlik ve yayılışı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:6 Sayı:1 Hüseyin Atay
5- Dinler tarihi, Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın-Doç.Dr. Mehmet Dağ 1978
6- Diyanet İslam Ansiklopedisi Hicaz maddesi
7- Kuran
8- Kutubusitte, Buhari hadisleri      
9- Putlar kitabı (Kitap el-Asnam), İbn el-Kalbi, Roza Klinke-Rozenberger, Almanca-Arapça çeviri Beyza Düşüngen, AÜİF yayınları 1968
10- Hz. Adem’den Bugüne İslam Tarihi, Mahmud Şakir, Çev. Ferit Aydın, Kahraman yayınları, 1995
11- Asrı Saadet, Mevlana Şibli, Çeviri:Ö.Rıza Doğrul, Sadeleştiren: O.Zeki Mollamehmetoğlu 1. Cilt, 1978
12- Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler, Aliyyül Kari, Tercüme: İbrahim Kutlay, İnkilap yayınevi 2008
13- Hz. Muhammed Mekke’de, W. Montgomery Watt, AÜİF yayınları no:5, çeviri: Doç.Dr. M. Rami Ayas, Doç.Dr. Azmi Yüksel, 1986
14- Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Taberi, MEB yayınları, 3. Ve 4. Cilt, 1992
15- Dinler ve Mezhepler Tarihi, 1 ve 2. Cilt, Ebu’l Feth Muhammed B. Abdulkerim Şehristani
16- Peygamberler ve Halifeler Tarihi, Ahmed Cevdet Paşa, Çile yayınları, 1-2. Cilt
17- Büyük İslam Tarihi, İbn-i Kesir, Çağrı yayınları