16 Haziran 2011 Perşembe

Bedevi Yaşamının İslam’daki İzleri

İslamiyet öncesi Arap yarımadasındaki nüfusun çoğunluğunu göçebe Bedevi’ler oluşturmaktaydı. Bedeviler tarihsel olarak Deve’yi ehlileştirdikten sonra Arap yarımadasında popülasyon oluşturabilmiştir. Yaşamları belli tabular üzerine kurulu olan bu kabileler kendi yerel kültürlerini günümüze taşımakta zorlanmakla birlikte geçen yüz yılın ortalarına kadar İslam ritüellerinin içerisinde barındırdıkları bazı foklorik unsurlar itibari ile bizlere ulaştırabilmişlerdir. İslam öncesi dönemde güncel yaşamda esas olan kuvvetlinin egemen olduğu ve yenilenin köle yada bağımlı olduğu bir siyasi sistem olmuştur.  Bedevi kabile ve aşiretlerin belli bölgelerde aile ve klan düzeyinde yaşayıp, daha çok hayvancılık ve yağma yaparak geçiniyor olmaları, kültürel bir medeniyet geliştirememiş olmaları temel özellikleridir o dönemde. Yerleşik yaşam ve şehirleşme çok sınırlıdır ve Arap kabileler Bedevilerin yerleşik düzenden nemalanmalarına izinde vermemektedir. Geriye Arap çöllerinde küçük hayvan sürülerine dayalı ve çok zor şartlar altında ancak yağma, talan ve savaşlarla desteklenen bir yaşam kalmaktadır Bedeviler için.

Töreler klasik kabile anlayışına uygun olarak tabular ve ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturulmuştur. Bedevi yaşamı ana unsur olarak savaş ve yağma üzerine kurulduğu içinde toplum yapılanması, hukuk ve törelerde bu yönde şekillenmiştir. Eşitler içerisinde birinci olan kabile reisinin yönetiminde güncel yaşamını sürdüren aşiretler için işlevi güncel yaşamda sınırlı olan ‘’Mele’’ adlı kabile meclisi büyük konular dışında işlevsizdir. Yaşamın ve ekonominin ana unsuru olan savaş ve yağma düzenini sürdürmenin zorunlu unsuru güçlü bir reis etrafında toplanmış aşiret ve kabiledir. Kabile içerisinde yaşam ilkel komünal düzeyde sürdürülmektedir, göçebe yaşam mal sahibi olmayı zorlaştırmakla beraber, mal sahibi olmayı zorlaştıran ana unsurlardan biriside mevcut ekonomik sistem içerisinde dönen metanın azlığıdır, bir diğer unsurda kabile içi paylaşım zorunluluğunun mal biriktirmeye engel olmasıdır. Özetle Bedevi aşiret yağmalar ve kendi arasında ihtiyaçları kadar paylaştırır yani paylaşım eşit değildir, kabile içerisinde kadın yada yaşlı gözetilmez paylaşımda. Gene aynı şekilde savaşlardaki esirleri köleleştirme ve köle sahibi olma gibi mal kazanımları onların göçebe yaşamları için gereksiz şeylerdir. Fidye alınacak olanlar dışındakiler (genelde kadınlar hariç) öldürülür.

Bedevi toplumda hayati kurallar bellidir, kabileyi bir arada tutup savaştıracak ve zafer kazandıracak bir reis, kabilenin ihtiyaçlarını karşılayacak ganimetin paylaşım sistemi ve bu düzeni devam ettirecek töreler. İlkel kabile yaşamında aslolan kabiledir, çünkü bireyler yaşamlarını devam ettirebilmelerini ve güçlü kalmalarını ait oldukları kabileye borçludurlar. Bu ilkel sosyal yaşam hayatın devamını sağlamaktadır, sistem daha çok güçsüz bireylerin bir araya geldiği ve bireylerin bir arada tutulmasını gerektiren bir zorunluluk üzerine kurulmuştur. Mevcut sistemde Bedevi’yi bağlayan tek unsur ait olduğu toplum yani aşiret yada kabile olmuştur. Esas olan tek şey kan bağıdır. Kabilede mevcut yazılı yada sözlü bir hukuk olmadığı için, töreler üzerine kabile reisinin pratik kararları doğrultusunda yönetilmektedir o dönemde. Doğal olarakta bu uygulamaların, kabile üyeleri nezdinde (bağlayıcı bir hukuksal yapıya bağlı olmayan yaşamında) bir esas teşkil edebilmesi için kabile reisinin oldukça adil olması lazımdı.

Savaş ve yağmalarda elde edilen ganimetin paylaşımında kabilenin devamı esas alınmıştır. Paylaşımda 5/1 reise kalan 5/4 ise kabile ferdlerinin ihtiyaçları doğrultusunda olur. Savaşa katılmamış yaşlı bir kadın tüketeceği kadar ganimet alırken, çok çocuklu bir aile keza kendi tüketeceği kadar alır. Savaşan güçlü erkeklerin savaş meydanında öldürdüklerinden elde ettiği ganimetler bu paylaşıma dahil edilmez genelde. Yönetmenin tek unsuru ise reisin sürekli olarak mevcut kazanımlarını (mal varlığını/ganimetlerini) kabile içerisinde paylaştırmasıdır, buda her reis seçiminde daha kudretli bir reis arayışına iter Bedevileri. Reis kazanımın (ganimetin) 5/1’ini alırken, bunun büyük bir bölümünü reis kalmak için harcamaktadır. Bir nevi ilkel düzeyde oluşturulmuş olan hazinenin kullanımıdır reisin yaptığı. Yani ganimetin tamamı hem reisindir hemde törelere göre reisin insiyatifinde ihtiyaç duyulduğu anda kabile üyesinindir. Bu törenin arkasında bölgedeki güçlü ve zengin olanın bu edinimlerini göstermek amacıyla kabile mensuplarına dağıtması geleneği yatmaktadır. Bu şekilde benzer davranış yerleşik yada yarı göçebe yaşam süren Araplarda da görülmektedir. İktidarı ele geçirmenin ana unsurlarından birisidir, reisin yada zengin bir kişinin mal dağıtması. Bu davranışın Bedevi yaşamındaki yansıması biraz zaruriyetten menkul olsada, reisin tek tartışılmaz yasama, yürütme ve yargı sahibi olmasını pekiştirir.

Bu geleneğin devamını İslam’da Enfal suresi 41. Ayette görebiliriz, orada ganimetin 5/1’i İslam tanrısına ve onun peygamberine bırakılır, Muhammed’te tıpkı kendinden önceki kabile reisleri gibi bu ganimeti toplum içerisinde paylaştırır yada toplum adına kullanırdı. Söz konusu kanunun ortaya çıktığı dönemde Muhammed, Medine’ye yeni siyasi ilticada bulunmuş ve toplumu ciddi oranda yaşam savaşı vermekteydi. Tek çıkar yol savaş ve yağmaydı ve bu küçük ölçekli yapılırken çevredeki Bedevi aile ve aşiretlerin yağma için Müslümanlara katılımı ile sistematik ve güçlü bir askeri güç haline gelmiştir. Bütün bu zorunluluklar doğrultusunda ittifak güçleri tarafından paylaşılması gereken ganimetlerin paylaşımı için Muhammed var olan Bedevi töresini ilahi bir emir olarak topluma sunmuştur. Zaten var olan bir kuralı ilahi bir yapı olarak topluma kabul ettirmiş olan Muhammed böylece mevcut statükoyuda korumasını bilmiştir. İslam tanrısının ganimetten pay alması daha sonraları İslam hukukunda devlet hazinesinin temelini oluşturmuştur.

O dönemde pek dikkat çekmeyen husus ise göksel tek yaratıcı bir tanrının ganimetten pay alması olmuştur, kabilelerin ganimetten bir payı tanrılara sunması bilinen ve bölgede yaşatılan bir dinsel ritüeldir aslında, mesela bölgedeki Kabe’lerin içerisinde bulunan adak kuyuları (gabgab) bu sunu için kullanılmıştır uzun bir süre. Zemzem suyu efsanesinde bahsi geçen altın geyik heykeli bu ritüelin bir erken örneğidir, bu uygulama büyük bir ihtimal Mezopatamya kökenli tanrılara kurban verme ve tapınak ekonomisi döneminden o döneme ulaşan bir dinsel ritüeldir. İslam içerisine ise yağmadan elde edilen ganimetin 5/1 payının İslam tanrısı ve onun peygamberine verilmesi kanununun arkasında ise bu erken dönem tapınak ekonomisindeki rahiplerin hukuksal saltanatlarının tekrarı vardır. Tanrı adına mal varlığının yani ekonomi ve siyaset kontrolü rahip kral tarafından yapılmaktayken İslam bu uygulamayı tanrı adına peygamber kral olan Muhammed’e vermiştir.

Kaynaklar:
1- İslam düşüncesinin erken döneminde muhalefet ve görüntüleri, Kelam araştırmaları 8:1 Abdülnası Süt
2- İslam öncesi dönemde Mekke idare sistemi ve siyasetin oluşumu, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:10 Sayı:1 Yard.Doç.Dr. Adem Apak
3- Sosyo-ekonomik ve kültürel yönden İslam öncesi Mekke toplumu,  Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:10 Sayı:2 Prof.Dr. Abdurrahman Kurt
4- İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski-Mitropolski-Kerov, Eriş Yayınları/8. Baskı
5- Cahiliye Döneminde Yesrib’in Etnik Yapısı, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C:15 Sayı:1, Yaşar Çelikkol
6- Bedevi Maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 5. Cilt
7- Kuran

2 Mayıs 2011 Pazartesi

İslam’a göre kadın akıl ve dini inanç bakımından eksiktir.

İslam, dinsel inanç ve kanunlarında kadın eksik ve arızalı bir kişilikte, İslam tanrısının onu özellikle yarım akıllı ve sakat yarattığı cihedte tanımlar. İslam tanrısı kadınlara karşı bir önyargı ile hareket ederek onları engelli yaratıp, sonrada bu engellerinden kaynaklanan hak kayıplarını başka yollardan telafi etmelerini beklemektedir. Konuya en güzel örnek, Buhari’nin Sahih’inde (1/345) Kitabü’l-Hayz bölümünde 209 nolu hadisde geçen Muhammed’in sözleridir. Aynı hadis Müslim’in Sahih’inde (2/67) Kitabü’l-İman’da 133 nolu Taatlerin eksikliği sebebiyle imanın eksilmesi bölümünde geçer.

Fasil
:
Konu
:
Ravi
:
Baslik
:
KADININ DÎNEN VE AKLEN ERKEKLERDEN DÛN OLDUĞUNA DÂİR EBÛ SAÎD HADÎSİ
Hadis
:
Şöyle demiştir: Bir Kurban, ya Ramazan bayramında Resûlu`llâh salla`llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, yanımıza namezgâha çıktı. Kadınların yanından geçti. Ve (onlara): "Kadınlar, sadaka veriniz. Zîrâ bana Cehennem halkı gösterildi, çoğu sizler idiniz." buyurdu. (Kadınlar): "Yâ Resûlâ`llâh, neden?" diye sordular. "Çünkü siz (ötekine, berikine) çokca lâ`net eder, zevclerinize karşı küfrân-ı ni`met gösterirsiniz. (Ne acîbdir ki kendini zapteden tam akıllı ve dîninde) hazimli kimsenin aklını sizin kadar eksik akıllı ve dîninde) hazimli kimsenin aklını sizin kadar eksik akıllı, eksik dinli hiç bir kimsenini çelebildiğini görmedim." buyurdu. "Aklımızın, dînimizin eksikliği nedir? Yâ Resûâ`llâh." dediler. "Kadının şahâdeti, erkeğin şahâdetinin yarısı değil midir?" diye sordu. "Evet." dediler. "İşte bu aklın eksikliğinden. Hayız gördüğü zaman da namaz kılmaz, oruç tutmaz değil mi?" buyurdular. "Evet." dediler. "İşte bu da dîninin eksikliğinden." cevâbını verdi.
HadisNo
:
209

Bu hadis benzeri bir anlatımla Müslim Sahih’inde (2/65-68) aynı manada geçmekte ve devamında ‘’ Seviyeli bir kadın: Ya Rasullallah!.. Akıl ve Din noksanlığı nedir? Diye sordu. Peygamberimiz: Kadının aklının noksanlığı; iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk sayılmasıdır, işte bu aklın noksanlığıdır. Günlerce namaz kılmadan bekler, Ramazanda da orucunu açar, dedi. Bu da onların dinlerinin noksanlığıdır, dedi.’’ Şeklinde yer almaktadır.

İslam tanrısı, kadını eksik ve kusurlu yaratıyor sonrasında ise ondan bu eksik ve kusurların yüzünden uğradığı kaybı ancak farklı yöntemlerle telafi etmesini istiyor. Örneğin; tanrı kadını hayz/adet görecek şekilde yaratıyor ve bu özelliği nedeniylede kadınların gene bu kusurlu dönemlerinde bir çok dinsel ritüeli yapmalarını yasaklıyor. Bu yasaklama neticesinde kadınlar cennete gidebilmek için gerekli olan sevap kazanımında oldukça geriye düşmektedirler (imanları eksilmektedir), bu açığı kapatmak için sadaka vb. bir takım farklı sevap kazanma yöntemleri devreye girmektedir. Netice itibari ile kadın kendi kusuru olmayan yaradılışından gelen bir kusuru yüzünden her an cehenne gitme riski ile yaşamakta ve bundan ancak bir takım maddiyat ve statü gerektiren güçler vasıtası ile belki kurtulabileceği söylenmektdir İslam’da.

Bir çok İslam din adamı kadının cehennemlik olmasının arkasında yatan gerekçenin onun kusurlu yaratılması neticesinde iman eksikliği yaşaması değilde, Buhari hadisinin başında geçen ‘’nifak, fitne ve nankörlükleri’’ neticesinde olacağını söylemektedir. Netekim gerek bu ilk başta geçen kusurların oluşmasında, gerekse sonrasında belirtilen kusurların oluşmasındaki gerekçe ‘’akıl ve din noksanlığı olan’’ Müslüman kadın yaratan tanrının varlığıdır. Akıl ve din noksanlığı ile yarattığı kadını bu kusurları neticesinde yaptığı eylemlerden sorumlu tutan, onlardan ayrıca bu kusurlarının yol açtığı günahları affettirecek sevaplar yapmasını bekleyen tanrı, aynı zamanda kusurlu yarattığı kadın yüzünden mağdur olan erkeğide uyarmakta ve bu kusur yüzünden günaha girebileceğini belirtmektedir.

Bu dinsel inanca göre hayata zaten yenik ve ezik olarak oldukça geriden başlayan kadınlar, yaradılıştan gelen kusurlarının yol açtığı günahları tanrılarına affettirebilmek için ayrıca ilave sevap işlemeye mahkum edilmektedir. Üstelik Muhammed’in tavsiyesine göre bu ilave sevabıda ancak maddi imkanı olan kadınlar yapabilmektedir, mesela Padişah annesi olan bir kadın İstanbul’un en nadide yerine bir cami yaptırarak sevap işlerken, köyde yoksulluk içinde yaşayan bir kadın sadaka veremediği için sevap işleyememektedir. İslam tanrısı yarım akıllı yani zihinsel özürlü olarak yarattığı kadından cehenneme gitmemesi için fazladan mesai isterken, karşısına daha bir çok aleyhinde kanun çıkartarak kusurlarına kusur katmakta çekinmez. Müslüman kadın ne yapsa, ne etse bu tanrıya yaranamaz. İlk önce yaradılışından gelen kusurlar yüzünden cehennemde işkence görür, ardından da imanlı olarak ölmüşse eğer, cezasını çektikten sonra cennete huri olarak görev yapmaya gönderilir. İslam tanrısı sadece erkeklere özel bir Dünya yaratmakla kalmaz, birde öteki Dünya’yı erkeklere özel yaratır İslam mitolojisine göre.

Kaynaklar:
1- Kuran
2- Kutubusitte (Buhari) hadisleri
3- Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler, Aliyyül Kari, Tercüme: İbrahim Kutlay, İnkilap yayınevi 2008

25 Nisan 2011 Pazartesi

İslamiyetin Kapitalist Manifestosu Nahl 71

Geçen yüzyılda Arap yarım adasında sosyalizm ile islamiyeti birleştirmeye yönelik siyasi faaliyetlerde bulunuldu. Baas en bilindik ürünüdür bu arayışın, Arap milliyetçiliği ve sosyalizm’i birleştirerek farklı bir rotaya dönsede Dünya’nın değişik coğrafyalarında, İslamiyet ve sosyalizm birlikteliği hülyası yaratılmak istenmiştir. Soğuk sava döneminde yayılan sosyalizmle mücadele için üretilen bir asimetrik savaş tekniğidir ve tutmamıştır. Tezi ortaya atanların primitif ilk dönem İslam devletini ilkel sosyalizm adı altında pazarlaması yada bazı aklı karışık Müslümanların ne serden nede yardan geçememerli sonucunda çıktıkları bu sonu belli macera günümüzde gene seslendirilmeye başladı, bu olamaz çünkü Kur’anın kendisi bu siyasi oluşuma engel teşkil ediyor;

Nahl 71’de: ‘’ Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?’’ açıkça ifade edildiği gibi islamiyetin kapitalist bir toplum olduğu, tanrı’nın bunu açıkça istediği için böyle oldurduğu yazılıyor ve ‘’ Geçimi üstün olanlar, rızıklarını, elleri altında bulunanlara verip onları da geçim bakımından kendilerine eşit etmezler’’ denilerek sosyalizm’i baştan açık ve net red edip yasaklıyor. Örneği çoğaltmak mümkün, köle üzerine, kadın üzerine vs. bir çok ayet var, Nahl 71 ise tamamıyle islamiyetin kapitalist manifestosu olarak yer alıyor.

2 Nisan 2011 Cumartesi

İslam Şeriatı ve Modern Toplum Açısından Aişe’nin Yaşının Önemi

En çok tartışılan konulardan birisi olan Muhammed ile Aişe’nin evliliği, aynı zamanda günümüz modern toplumu açısından da önem arz ediyor ve durum hakkında İslam’ın söylem ve doktirinini de ortaya koyuyor olması bizleri bu konuda daha fazla ve daha derin düşünmeye itiyor. Tartışmalar ve eleştiriler genel olarak İslamofobik bir yaklaşımla ‘’sübyancı’’ olarak tanımlanan Muhammed’in üzerinden İslama hakaret etme ve diğer yandan karşıt görüş olarak ortada ki durumun Müslüman’larca tamamen red edilmesi şeklinde seyretmektedir. Konu aynı zamanda ‘’Allah’sızların İslam’a küfrü’’ noktasından çıkıp Müslümanlar arasında da tartışılmaya başladığından beri dahada yaygın bir kitlenin ilgisine maruz kalmıştır.

Konunun önemli olmasındaki neden, kitlelerin tarihsel iki şahsiyetin cinsel hayatına duyduğu merak değildir elbette, yada bir din kurucusunun cinsel hayatına duyulan merakda değildir, Müslüman’ların sık sık yinelediği gibi İslam’a küfür etmek için ele alınmaya çalışılması gibi mesnetsiz ve cahilce bir savunmanın ürünü hakaret de değildir, büyük oranda en çok tartışan Ateist kitlenin içerisindeki İslamofobik kişilerin hakaret etme kaygıları da değildir. Konu kendisini sonsuza kadar en doğru ve makbul inanç olarak tanımlayan bir dinin, gelişen toplum karşısında (kendi içerisinde yasal bir hukuksal hak neticesinde) var olan bir toplumsal davranışın artık bir suç ve sapıklık olarak algılanıyor olması ve bunun neticesinde söz konusu dinin inanırlığını kaybetmesidir özetle.

Konuyu değişik cepheler açısından ele almadan önce bu durumun tarihçesine bakmamız gerekmektedir. Günümüzde çocuk olarak tanımladığımız yaşlardaki bireylerin toplum içerisinde evlenmeleri ritüeli sadece Arap yarımadasına özgü bir davranış değildir, hemen hemen bütün Dünya genelinde tüm bilinen İnsan’lık tarihi boyunca uygulana gelen bir şeydir. Bunun bir çok nedeni vardır; yaşam süresinin kısalığı, nüfusun az olması, toplumsal gelenekler, siyasi ve ticari kaygılar vb. düşünceler söz konusu evlilik ritüelinin varlığını ve yaşamasını sağlamıştır, fakat en büyük neden toplum açısından çocuk yapacak her kadının bir an önce topluma kazandırılması ve bunun söz konusu toplumda yasal ve onaylanan bir davranış olmasıdır. İşte bu nokta da Muhammed’in 50 yaşındayken 6 yaşındaki Aişe evlenmesi, içinde bulunduğu toplum tarafından garip karşılanmamıştır.

Konunun müdahili üç görüş mevcuttur. İlk görüş olan ve konunun asıl kaynağını oluşturan Ortodoks İslam’i görüş (genel tabirle gelenekçi İslam, klasik İslam vs.) açısından ortada bir hukuksal sorun ve suç olmadığı gibi, inançları doğrultusunda da ortada bir sapıklıkta yoktur. İslam şeriatı açısından regl (akil bali) olan her kız çocuğu, o andan itibaren ‘’kadın’’ olarak tanımlanır, keza aynı şekilde oğlan çocukları da meni üretmeye başladıkları andan itibaren ‘’erkek’’ olarak tanımlanır. Yetişkin (akıl bali) bireylerin İslam şeriatının emrettiği gibi bir evlilik akdi içerisinde cinsel ilişkiye girmeside söz konusu hükümler gereğince son derece yasaldır Müslüman’lar açısından.

Ortodoks İslam’ın ‘’regl’’ olmaya başlamış kız çocukları ile evliliği ve cinsel birlikteliği yasal saymasının arkasında elbette birkaç dinsel neden vardır. Nedenler arasında en önemli iki husustan birisi olan Buhari’nin sahih hadis kitabında yazan ve Aişe’nin kendi anlatımı ile 6 yaşında Muhammed ile evlenmesi ve 9 yaşında cinsel ilişki yaşamaları ile Kuran’daki ‘’Talak’’ suresinin 4. Ayetinde açıkça (ahkam ayetidir) İslam tanrısının ‘’regl olmamış’’ kızlarla evlenilmesine izin vermesidir. Bu toplum için evlenmenin belli bir sınırı yoktur fakat cinsel ilişki için kızlıktan çıkıp kadın olma şartı kesin vardır. Hukuksal (teknik) olarak da ortada bir sapıklık olmaz bu nedenle ve bizzat Allah’ın verdiği bir hak olarak tanımlanır.

Protestan İslam (genel tabirle yenilikçi, Ilımlı İslam vs.) açısından konunun Türkiye’de başlangıcını oluşturan Mevlana Şıbli’nin geçen yüzyılın başında yazdığı ve Ömer Rıza Doğrul’un tercüme ettiği ‘’Asrı saadet’’ adlı kitabındaki konunun muğlaklık taşıdığı yorumudur. Bu yoruma  ulaşmak için yazar iki hadisten yola çıkar özetle; Sahih-i Buhari’deki ve İbn-i Hanbel’in Müsned’indeki hadisler vasıtası ile konuyu yorumlar. Hadislerden birisi evlenme tarihini Muhammed’in ilk eşinin ölümünden üç sene sonraya tarihlendirirken diğer hadis  ölümün olduğu sene evliliğin yapıldığını yazar ve buradan hareketle günümüz de ‘’savunmacı tarihçiler’’ olarak da adlandırılan Protestan İslam’ın savunduğu tez ortaya çıkar. Ortada tarihi bireyler açısından kesin bir doğum tarihi bilinmemesine rağmen ve İslam dinsel inancı içerisinde olmamasına rağmen bu kitle özellikle Aişe’nin 6 yaşında evlendiğini söylediği hadisi yalan olarak sayarak ve bir takım matematiksel doktrinlerle ortaya bilinenin aksi bir tez koyarlar. Sonuç olarak Aişe’nin evlilik yaşının 17-18 olması gerektiğini savunurlar.

Konuyu modern toplum açısından gündeme taşıyan ve gündemde tutan Ateist kitle ise var olan İslami dinsel sistem ve tarihsel kayıtlar doğrultusunda Ortodoks İslam ile aynı düşünceden hareketle söz konusu evliliğin 6 yaşında yapıldığını ve 9 yaşında cinsel ilişkiye girildiğini savunur. Bu kitlenin çoğunluğu açısından önemli olan bir ‘’peygamber’in’’ çocukla evlenip cinsel ilişkiye girmiş olmasıdır ki bu tanrısal bir şey olamaz onlar açısından. Bu kitle içerisindeki İslamofobik azınlık konuyu en çok gündemde tutan kitledir aynı zamanda.

Gelelim bildiğimiz klasik İslami tarihin dışındaki söylem olan evliliğin 17-18 yaşında gerçekleştiği tezine. Bu tezin kaynağı olarak gösterilen Mevlana Şıbli’nin ‘’Asrı saadet’’ adlı kitabındaki yorumu aslında bu yazarın değil bizzat tercüman olarak görünen Ömer Rıza Doğrul’un şahsi yorumudur. Söz konusu eserde zaten yorumu yapan kişi konunun muğlak olduğunu yazdıktan sonra evliliğin ilk eşin ölümünün (Hatice’nin) olduğu sene yapıldığını ve cinsel birlikteliğin ise 3 sene sonra yapıldığını yazar ki buda onun aslında Ordotoks İslami düşünceden farklı bir şey söylemediğini gösterir. İddia sahibi ‘’savunmacı tarihçiler’’ açısından gösterdikleri kaynak birincil olarak kendilerini yalanlarken aynı zamanda kendilerine dayanak saydıkları yorumun sahibini yanlış beyan ederek kamuoyunu yanıltma gayretleride sergilerler. Söz konusu eser zaten İslam dini açısından oldukça tahrif edilmiş ve Türkçe metninin içerisine Mevlana Şıbli’ye ait olmayan bir çok yazı ve hatta 3 cilt eklenmiştir ki buda bizleri Mevlana Şıbli’nin orijinal kitabındaki yorumun bu olmadığına götürür. Özetle bu görüş bilinenin aksine Mevlana Şıbli’ye değil Ömer Rıza Doğrula ait bir görüştür.

Aişe’nin yaşını tarihsel bir takım rakamlardan ve söylemlerden yola çıkarak hesaplama yönetimi ve yöntemin yanlışlığını içeren doktora tezleri dahil bir çok kaynak zaten internette mevcut olduğu için bu konuya girmiyorum. Ortodoks Müslümanlar, Protestanların uyguladıkları yöntemin bilimsel olmadığını iddia ederler, yani özetle klasik İslami öğretilerin dışına çıkarak sadece amaçları için sahih olan hadisleri yok saydıkları ve ahkam ayetlerinin hükümlerini tanımadıklarını söylemezler, amaçlarına uydurmak için aynı zamanda sahih olmayan bir takım ayetleride kullandıklarını ve tamamen İslam öğretisi dışına çıkarak hareket ettiklerini söyler ki bu İslam dini açısından da doğrudur. Örneğin; Aliyyül Kari’nin ‘’Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler’’ kitabının bir çok yerinde uydurma hadis kaynağı olarak anılan İbn-i Hanbel’in Müsned’inin hadisler açısından güvenilmezliği belirtilirken aynı zamanda din adamlarının uzman olmadıkları konularda (İbn-i Hanbel iyi bir fakif çok kötü bir hadisçidir yazarın yorumuna göre) yazmamaları gerektiği belirtilir. Bu kitabın hadisler için kaynak olarak alınması bilimsel olarak kabul edilemezken diğer kaynakların da benzer bir yöntemle elemine edilmesi normaldir.

Sonuç olarak: Bütün bu söylemler ve savların arasında bir din olarak İslam’ın günümüz modern toplumunun ihtiyacına cevap verememesi ve onlara ilkel ataları gibi çocuklarla evlenmeleri iznini vermesi hatta yaşanan gerçekler ışığında bu topluma sübyancılığı dayatması bir yana, en önemli husus olarak İslam coğrafyasında yukarıda anılan ayet ve hadisler neticesinde 1,5 milyar İnsan için çocuklarla evlenme ve cinsel birliktelik yapmalarını yasal hale getirmesidir. İnsanlık tarihindeki aşamalardan birisi olan bir toplumsal gerçekliğin günümüz modern toplumunda artık yasak ve yanlış olarak algılanması bir yana bunun ilahi bir din tarafından yasal olarak kabullenilmesi İslam dinini diğer dinler karşısında kötü bir duruma düşürdüğü gibi aynı zamanda Protestan İslam dışındaki İslami kitle içerisinde ki belli bir zümreyede ters gelmektedir. Evrim geçiren İnsan toplumunun ihtiyaçlarının gerisinde kalan İslam dini açısından bu konu ilkel kabile yaşantısının modern toplumlara dayatması olarak yerini alırken, bireylerin tanrı sorgulamasını ve tanrının yaratması gereken bir dinde sübyancılığın olmaması gerektiğini düşünmesine yol açar.

İşte bu nedenle 100 yıl önce Ömer Rıza Doğrul’un yapmaya çalıştığı konuyu bulandırıp üstünü kapatma çabalarının giderek ve artarak hızlanmasının ardında yatan gerçek budur. Konu iki İnsanın cinsel yaşamı değildir, aksine bir din kurumu üzerinden (İnsanlığa) sübyancılığın yasal olarak yapılabileceğinin var olduğunu göstermekdir, dinlerin çağdışı uygulamaları hala yaşatmakta nasıl büyük bir görev üstlendiklerini ve dayatabildiklerini ortaya koyabilmektir, dinlerin ilkel davranışları yaşatma konusunda büyük bir unsur olduğu ve İnsanlığın gelişimindeki en büyük engellerden birisi olduğunu sergilemektir. Konu dinlerin aslında birer ilkel kurum olarak toplumu nasıl etkilediğini göstermesi açısından oldukça önemlidir, din kurumunun savunduğu ilkelliğin neticesinde düştüğü çaresizliği gözler önüne sermesi bakımından da önemlidir.

Kaynaklar:
1- Kuran
2- Kutubusitte (Buhari) hadisleri
3-Asrı Saadet, Mevlana Şibli, Çeviri:Ö.Rıza Doğrul, Sadeleştiren: O.Zeki Mollamehmetoğlu 3. Cilt, 1978
4- Uydurma olduğunda ittifak edilen hadisler, Aliyyül Kari, Tercüme: İbrahim Kutlay, İnkilap yayınevi 2008
5- Dinler tarihi, Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın-Doç.Dr. Mehmet Dağ 1978
6- İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski-Mitropolski-Kerov, Eriş Yayınları/8. Baskı

28 Şubat 2011 Pazartesi

İslam coğrafyasında uyuşturucu sorunu

Uyuşturucu sorununu anlamak için, ilk önce klasik içki konusunu detaylı açıklamak gerekir.

İslami kaynaklar içkinin yasaklanmasındaki 3 aşamalı tarihsel vakayı;  ‘’alkollü içki alışkanlığını toplumdan söküp atmak için, tedriç yani yavaş yavaş men etme metodunu uyguladığı, diğer taraftan içki birdenbire haram edilseydi, içkiye müptela olmuş o asrın insanları İslamiyet’i kabulde nazlanabilirlerdi, alışkanlıklarını bırakmak istemeyebilirlerdi.’’ şeklinde bir genel söylemle açıklarlar. Sorun aslında Muhammed’in öngörmediği ve zamanla gelişen ve büyüyen Müslüman topluluğun güncel yansımasıdır, Muhammed topluluktaki ve kendisine destek veren kabilelerin üzerindeki gücü nispetinde olayı kontrol altına almaya çalışmıştır, ne zaman ki güçlü bir yerel rahip kral olarak varlığını ortaya koymuştur, işte o zaman bir çok konuda olduğu gibi içki konusunda da gerçek tavrını ortaya koymuştur. Bunu yasaklamanın 3 aşamasındaki detaylarda rahatlıkla görürüz.

Konunun İslam adına açıklanmasında bir diğer can alıcı nokta olan içki ticareti ve bu ticaretten çok büyük paralar kazanan Yahudi cemaatin kaynaklarını kesme eylemi de İslam tarihçilerince göz ardı edilir. Ne zaman ki Muhammed güçlenip Yahudi kabilerle savaşmaya başlamıştır, tamda bu süreçte onların ticaretlerine engel olacak yasaklamalar getirmiştir, içki yasağının bir diğer sebebide budur.

Kuran'da içki yasağı ile ilgili ayetler, kademeli olarak şu sıraya göre inmişlerdir der İslami kaynaklar:

1- “Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden hem bir içki yapıyor, hem de güzel rızk ediniyorsunuz. Bunda aklı eren kavim için elbette ibret vardır.” (Nahl Sûresi, 67) Mekki bir ayettir.

2- “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Onlarda hem günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.” (Bakara Sûresi, 219)  Medeni bir ayettir.

3- “Ey iman edenler! Siz sarhoşken, ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa Sûresi, 43) Medeni bir ayettir.

4 -“Ey iman edenler! İçki, kumar, tapmaya mahsus dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki, murada eresiniz.” (Maide Sûresi, 90) Medeni bir ayettir.

Maide Sûresi, 90 ayeti duyurulduğu zaman Muhammed "Artık içki haram kılındı.” dedi, yani resmi olarak hicri 6. yılında tamamen yasaklanan içki, Muhammed’inde Medine’de resmi olarak siyasi gücü ele geçirdiğinide gösterir.

Hadislerde içki yasağı şöyle anlatılır:


2274 nolu hadisle beş çeşit maddeden yapılan Hamr yasak edilir. 2269 nolu hadisle ‘’ Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaydan, arpadan, hamr, aklı örten (her) şeydir." Beş maddeye açıklık getirilir. 2277 nolu hadisle Muhammed toplumu zor dudurmda bırakmadan ve kendisini zor duruma düşürmeden hamr’ı (içkiyi) yasaklıyan ayet için ön hazırlık yapıp ardından Maide suresi 90. Ayet ile içkiyi yasaklıyor. İlk önce toplumu içki yasaklanacak galiba Allah’tan bu yönde emareler var, elinizdeki içkileri satın diyor ve bir süre sonra yani Müslümanlar içkilerini sattıktan sonra yasak geliyor. 2276 nolu hadiste Medinede içki yasaklandığında beş çeşit maddeden içki yapıldığı ve bunların arasında Üzüm şarabı olmadığı belirtilir. 1639 nolu hadiste içki içmenin cezasını Muhammed’in 40 sopa olarak uyguladığı belirtilir. 1640 nolu hadiste içki içmenin cezasını Ömer ve Ali’nin 80 sopa olarak uyguladığı belirtilir.

Hamr ''sıvı'' ''alkollü'' içecekler için kullanılır Kuran’da, birde konuya sözcüğün günümüz kullanımı ile değil o günkü kullanımı ile bakmak lazım, doğal olarak ta özellikle Medine deki sosyal hayat ve bu konuya açıklık getiren hadisler bizlere soru ve cevabı hakkında en güzel bilgiyi verir, ''Hamr'' sarhoş edici (alkollü) içecek (içki) anlamında geçer Kuran’da ve hadislerde. İçki ceza had'leri de bizlere ciddi olarak bir kaynak ve bilgi detayı sunarlar, içki hadleri incelenecek olursa, şeriatta sorunun tanımı ve cezaların tespitinde tek kaynak olarak Kuran’daki ''Hamr'' sözcüğünden hareketle ve Muhammed dönemi dahil olmak üzere pratik uygulamalar ile yapıldığını görürüz. Bu noktadan hareketle, cennette akan ''Hamr'' nehirleri de doğal olarak sarhoş edici (alkollü) içecek (içki) anlamında geçer Kuran’da.

Kelimeyi inceleyecek olursak; HMR-hamr kelimesi içkidir. Fakat bir görüşe göre hamr kelimesi, hımar kelimesinden “zihni örten” manasından türemiş ve başı örttüğü için başörtüsü olmuştur (Nur 31. ayette “....darabne Bihumurihinne ala cuyubihinne.......” “........ baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar .........”). Yani içki kelimesi ve anlamı, zihni (başı) örtmesinden dolayıdır. Kafayı tütsülüyen değil örten yani algılamayı bozan yada yok eden anlamındadır. Sadece şarap anlamında kullanılmaz. Buna göre "Hamr" kelimesinin şer’î anlamı lügat anlamının dışında bir anlam ifade etmektedir. Özetle İslam şeriatında hamr ''sıvı'' ''alkollü'' içecekler olarak kullanılır.

Hadisler’dende anlaşılacağı gibi ceza hadleri zaten Muhammed yaşarken uygulanmaya başlıyor, genel İslam hukuku olarak günümüz Irak bölgesinin İslam devletine katılmasından sonra, bilindik anlamda bir hukuk uygulaması başlıyor İslam’da. Buradan hareketle İslam coğrafyasında 1400 yıldır uygulanan alkollü içkinin yasak olması kavramıda ortaya çıkmış oluyor. Tüm İslam hukukçuları, şer’i uygulamalarda sadece (likid/sıvı) alkollü içeceklere had uyguluyor. Kuran’da yasaklanan ve cezalandırılması istenen bir husus olduğu içinde içtihadleri ile birlikte konu hicri 3. yy da kesin olarak belirlenmiş oluyor.

Keyif veren, sarhoş eden, kafa yapan ve uyarıcı özellikleri olan bir başka madde, yani uyuşturucular ise İslam şeriatında yer almazlar. Bu yüzden tarih boyunca Müslüman toplumlar, içkiden sakınırken, uyuşturuculardan bolca nasiplenmişlerdir. Daha sonra yani miladi 17. yy dan sonra bazı İslami bölgelerde uyuşturucu da yasak kapsamına alınsada, hala İslam coğrafyasının 3/1 inde yaygın olarak kullanılıyor. Bahsi geçen coğrafyalarda alkollü içki yasaklanırken, bölgesel otlar yasaklanmıyor, zaten İslamiyet öncesi kültürden gelen kullanım ve ritüelleri var bu çeşit yerel uyuşturucu ve uyarıcıların. Şer’i yol zaten uygulamalara kapalı olduğu için bir çok İslam ülkesinde uyuşturucu / uyarıcı otlar kullanılıyor. Eroin-Kokain vs. gibi günümüz uyuşturucuları değil bu bahsedilen şeyler.

Günümüzde uyuşturucu tüketimi, bir çok müslüman ülkede yöresel otların sigara gibi içilmesi yada çiğnenmesi şeklinde sürmektedir. Dinen de bir sakıncası olmadığı düşünülmektedir çoğunluk tarafından. Dönemin keyif verici maddesi olan içki doğal olarak yasaklanırken, Muhammed’in bulunduğu bölgede tüketilmeyen uyuşturucu gözden kaçmıştır ve yasaklar listesine alınmamıştır. İslam tanrısı uyuşturucuyu yasaklamamıştır. Örneğin: her sabah daha güneş doğmadan Çad’da toplanan ve birkaç firogofirik uçakla İngiltere’deki Çad’lılara bile gönderilen ve ülkenin her yerinde tüketilen uyuşturucu / yatıştırıcı nitelikli bir yerel ot vardır. Gene Yemen’de tüketilen ve Çad’taki otla ve tüketim kültürü ile benzerlik gösteren olgu vardır. Güney Doğu Anadolu da Maraş otu denilen, Akdeniz de beş ayak diye adlandırılan, tüm Dünya’da sıkça rastlanan yerel yuşturucu / yatıştırıcı otların "hamr" olarak nitelendirilmeyip tarih boyunca tüketilmesi de bu yüzdendir. Bahsi geçen uyuşturucu / yatıştırıcı otların kullanıldıkları coğrafyalara bakacak olursak ekonomik açıdan oldukça geri kaldıklarını görürüz.

Sonradan getirilen icma kararları ile belli coğrafyalarda uyuşturucu içki kapsamına alınmışsada, o bölgelerde bile Şeriat'ın elinin zayıf olduğu dönemlerde tüketim normal bir şekilde yapılmıştır. Muhammed ve ardılları daha yerel uyuşturucu otlarla ve onların sorunlarıyla tanışmadan içtihad kapısı kapanır İslam şeriatında. Yani İslamiyet açısından geriye tek bir yol kalır oda mevcut bir had içine sokabilmek gerekliliği. Bunun içindir ki günümüz İslam hukukçuları, tıpkı sigara vb. maddelerde olduğu gibi karşılaştırma yaparak uyuşturucuda tıpkı alkol gibi zararlıdır oda hamr kapsamına girer diye yorumda bulunuyorlar, fakat yapılan yorum şerri bir karar içermediği içindir ki İslam coğrafyasının 3/1 inde hala yerel uyuşturucu / yatıştırıcı otlar kullanılmaya devam ediliyor. Özellikle Yemen ve Çad’ta kullanımı ve ritüelleri din kadar kesin ve tartışılmaz şekilde toplum içinde yer etmiştir. 3/2’lik kalan coğrafyada yasak büyük oranda şer’i değil beşeridir. Örneğin; İran vb. gibi ülkelerde uygulanan cezalar ise şerri değil örfidir, yani günümüz ceza hukukuna göredir, aksi takdirde 1 ton eroinle yakalanan birisini 80-100 kırbaçlık ceza ile serbest bırakmak gerekecektir mesela.

Kaynaklar:
1- Kuran
2- Kutubusitte (Buhari) hadisleri
3- Asrı saadetten tabiun devrinin sonuna kadar İslam hukukunun prensip ve kaynakları, MÜİİF İslam Hukuku anabilimdalı öğretim üyeliği tezi, Dr. Yusuf Kılıç 1986
4- İslam hukukunda suçlar ve cezalar, Dr. İlhan Akbulut 2003
5- İslam Hukuk tarihi, Hayreddin Karaman, iz yayıncılık 1989