sanem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2011 Salı

İslamiyet taştan şefaat bekliyor

Kabe’nin doğu köşesinde bir buçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yakutlarından olduğuna inanılan parlak siyah taş. Sözlük anlamı;  hacer “taş” ve esved de “siyah” demektir. Hac olayının olmazsa olmazıdır, hac onunla başlar ve biter. Kabe ve taş birlikte anılırlar ve değerlendirilirler. Hakkında oldukça çok efsane vardır. Adem için kabe ile birlikte cennetten gönderildiği ve Adem’in hac ve tavaf yapması gerektiğinin belirtildiği olaydan, İslamiyet öncesi dönemde günahkar kadınlar yüzünden siyah olduğuna kadar. Şimdiki yerine İbrahim’in koyduğu, Cebrail’in tufanda bir şey olmasın diye taşı tanrı’nın emri ile dağa kaldırdığı hadislerde yer alır. 756 yılındaki yangın esnasında bir kısmı yanmış ve yere düşmüştür, sonradan yapılan muhafaza içine bu kopan parçalarda konularak koruma altına alınmıştır. Cennet’ten gelen ve şefaat verecek olan kutsal taş sıradan bir yangında, her sıradan taş gibi sıcaktan genleşerek çatlamıştır. Günümüzde biz bu taşın cennetten gelme değil sıradan bir taş olduğunu biliyoruz.  Kur’an bu taştan bahsetmez, taş için sadece tarihsel yazımlar ve hadis kitapları vardır. Konu hakkında bazı hadisler;

(Hacer-ül esved, Cennet yakutlarındandır. Kıyamette, iki gözü ve bir dili olduğu halde getirilir. Tazim ve sıdk ile istilam edenin lehinde şahitlik eder. Riya ve alay ile istilam edenin de aleyhine şahitlik eder.) [Tirmizi]

(Hacer-ül esvedi hayırlı işlerinize şahit yapın. Çünkü o, kıyamette şefaati reddedilmeyen bir şefaatçidir. Dili ve iki dudağı olacak ve ona elini sürene şahitlik yapacaktır.)
[Taberani]

(Resulullah, Hacer-ül esvedi istilâm ettiklerinde, onu öper ve yüzünü sürerdi.)
[İbni Mace]

(Hacer-ül esved, kıyamette insanlara şefaat eder.)
[İbni Hibban]

(Hacer-ül Esvede cahiliye zamanı adamlarının manevi pislikleri bulaşmasaydı, ona dokunup da iyi olmayan dertli kalmazdı.)
[Beyheki]

(Kıyamette Hacer-ül esved huzura getirilir, onun fasih bir dili olduğu halde ve o, iman ile kendisine dokunanlara şehadet eder.)
[Hâkim]

(Hacer-ül Esved kardan daha beyazdı, insanların günahları onu kararttı.)
[Taberani]

İslamiyet öncesi bir inanışın devamıdır bu siyah taşa kudsiyet sağlamak. İslamiyet öncesi Mekke’de taşla ilgili bir çok dini ritüel ve hikaye vardır, politesit dinde ona tapınılmaktadır ve İslam öncesi hac ritüelindede baş roldedir. Bir diğer inanışa göre İbrahim’in karısı Hacer ile ilintilidir. Arap yarımadasında taşları kutsal kabul etme geleneği ve inancı en eski tapınma şekli olarak gözlemlenmiştir. Özellikle bölgede bol bulunan granit taşları başlangıçta adak taşı olarak kullanma devamında sunak taşı olarak kudisiyetini onaylama şeklinde görülen dinsel inanç, bu totemlerin zamanla tanrılaşması yada yarı tanrı statüsünde dinsel ritüelin içine dahil edilmesi ile sonuçlanmıştır. Erken dönem bir totem olarak günümüzde hala tapınılan tek taştır. İslamiyet öncesi taşları öpme, elleme ve yüzünü sürme ritüeli bütün bölgede uygulanan dinin bir kuralıdır. Kutsal taşa dokunmanın ilgili tanrıya yakınlaşmayı kolaylaştıracağına yada ona saygı anlamında olduğuna inanılırdır.

Bölgedeki tapınılan taşlar genelde yöresel granit taşından yapılmakla beraber, bu taştaki gibi göktaşı olma ihitmalide vardır. Bazı kabile totemlerinin göktaşı olduğuna dair bilgiler mevcuttur,  Hacer-ül Esved’in göktaşı olup olmadığı bilimsel olarak bir bilinmeyen olmakla beraber, uzmanların genel görüşü yöresel granit taşından olduğu yönündedir. Bir hadiste Muhammed’in ardılı Ömer bu taşı, eğer Muhammedin öptüğünü va saygı göstermiş olduğunu görmemiş olsa sıradan bir taş olarak kabul edeceğini söyler.

Kutsal taşlara tapma yada şifa arama geleneği İslamiyet’e bu şekilde girmiştir, erken dönem totem olarak kullanılan bir taş Müslümanların kutsal taşı olmuştur. Bütün bu özelliklerinin yanında bu taş Müslümanlara kıyamette şefaat edecektir, yani Muhammed’ten sonra şefaat yetkisi verilen tek varlık olarak İslam mitolojisinde yerini alır.

Kaynaklar:
1-  Kuran
2-  Kutubusitte (Buhari) hadisleri
3- Kur’an ve üst tanrı inancı e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi Sayı:3 William Montgomery Watt (Edinburg) Çevirenler: Dr. Arif GEZER-Dr. Ömer PAKİŞ
4- Bir Tefsir Problemi Olarak Bütün Varlıkların Allah'ı Tesbih Etmesi, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:15 Sayı:2 Dr. Celil Kiraz
5- İslam’dan önce Arap yarımadasında putperestlik ve yayılışı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:6 Sayı:1 Hüseyin Atay
6- Câhiliye’den İslâm’a Geçiş: Tebliğ ve Sosyal Akışkanlık, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:14 Sayı:1 Yard. Doç. Dr. Vejdi Bilgin
7- İslam öncesi Mekke. Dr. Yaşar Çelikkol 2003 (birinci basım)
8- Putlar kitabı (Kitap el-Asnam), İbn el-Kalbi, Roza Klinke-Rozenberger, Almanca-Arapça çeviri Beyza Düşüngen, AÜİF yayınları 1968

8 Şubat 2011 Salı

İslam öncesi Mekke merkezli Arap Din inancı 1

İslam öncesi Arap tanrıları ve diğer dinsel ritüeller’in İslam’daki izleri

İslam öncesi Mekke merkezli din algılayışı, bölgeye yerleşen Yahudi ve Nasrani Hıristiyan azınlık kabilelerin ve onların vasıtasıyla Yahudi yada Hıristiyan olan Arap kabilelerin dışında, İslam tarihçilerinin kısaca bahsettiği Hanif, Sabii, yıldız ve gezegenlere tapanlar, cinlere ve meleklere tapanlar gibi totem ve tanrılara tapınmanın son aşaması olan inançlar dışında, İslama şirayet etmiş paganizm/putperestlik ve animizm inançları ile şekillenmiştir. Bölgenin pagan / putperest (müşrik) inancının kökeni ilkel kabile yaşantısına ve etkileşimde olduğu Yemen ile Mezopotamya kültürüne dayanmaktadır. İnanışta ki bir çok tanrı ve dinsel ritüel kavramları Sümer din ve hukuk sisteminin devamı niteliğindedir. Bölge halkının köken olarak yukarı Mezopotamya’dan göç ettiğine dair genel görüş mevcuttur.

İslam öncesi Arap’lara ait dinsel inanç ve tanrıları hakkında esas kaynağı, Arkeolojik veriler dışında hala İslam tarih, hadis, tefsir vb. kaynakları oluşturmaktadır. Geçen yüzyılın başında ki münferit Arkeolojik kazıları saymazsak (özellikle Yemen), Hicaz merkezli Arkeolojik veriler oldukça sınırlıdır. Bilinen ilk genel tarihsel kayıtlar ancak İslam’ın kuvvetlenip bölgesel bir güç haline geldiği MS. 8. YY.a tekabül eder. Ondan önce Hicaz ve Mekke hakkında batılı tek yazılı kaynak İskenderiye’li Batlamyus’un MS. 2.YY’da yazdığı Coğrafya adlı kitabında geçmektedir. Aslında daha çok o dönemde bilinen Kızıl deniz kıyı şeridi anlatılır ve tek satır olarak Mekke olma ihtimali olan bir yerleşkeden bahsedilir söz konusu eserde. Asur’lular döneminden kalan bir yazıtta Yesrib’ten (Medine) bahsedilmektedir. Bilinen tüm bilgiler daha çok megazi/siyer anlatımları ile İslam tarih ve hadis kitaplarından elde edilenlerdir özetle.

İslam öncesi Arap (Kureyş özelinde) dinsel inanışı, İslam dini yayılmaya başladığı dönemde kabile dininden şehir devlet dini olmaya doğru evrimleşme aşamasındadır. Daha henüz bir Tanrılar panteonu ve buna mukabil Antik Yunan benzeri mitolojik unsurlar oluşmamıştır. İslam kaynaklarında o dönem Mekke’de 360 put (tanrı) olduğu bilgisi sık sık bir tanrılar panteonu düşüncesine itmiştir bazı tarihçileri, fakat her zaman bölgenin bir dinsel ticaret merkezi olduğu gerçeği ve kabile tanrıcılığının hakim olduğu bir inanç sisteminin varlığı göz ardı edilmiştir, zaten bunu destekleyecek bir bilimsel kanıtta yoktur, İslam’ın söyleminin daha çok Kureyş kabile inancını betimlediği sık sık unutulmuştur. Bölgedeki Arap toplumunun tamamını putperest olarak adlandırmak yanıltıcıdır, Mekke ve çevresinde hala ilkel kabile dinsel inancıyla yaşayanlar (kişisel yada kabile totemine tapınma) olduğu gibi, daha erken döneme ait Animizm yada atalar kültüne tapınma gibi inançlarda devam etmektedir.

Bütün bu inançları temsil eden dinsel objelerin aslı yada kopyası Mekke kutsal alanında muhafaza edilmektedir o dönemde. Tüm bu muhafaza olayının ardında ticaret yatmaktadır en önemli unsur olarak, Kureyş’le beraber dinsel ritüeller ticaretle bütünleşmiştir. Egemen güç Mekke merkezinde Kureyş inancı olan putperest Ahmesi’lik olsada, merkezden uzaklaştıkça dinsel yaşam kabilelerin gelişmişlik düzeyine göre çeşitlilik gösterdiği gibi, aynı zamanda köken olarakda kabile tarihine dayanan inançlar mevcuttur. Durum itibari ile bölge oldukça değişik inançların bir arada yaşandığı bir görünüm arz etmektedir.

Bölgedeki dinlerin tanımını İslam din adamları ikiye ayırarak (Kureyş kabilesi bakış açısı ile) adlandırmaktadır. a) ‘’Hums’’ dini denilen ve mevcut dinsel ritüellerin ve inançların ticaretle bütünleştirilmesi amacıyla MS. 4.YY’dan itibaren Kureyş’lilerce şekillendirilen ve Fil vakasından sonra esas yapısına kavuşturulan politeist dinsel inanç sistemidir. Diğeri ise b) ‘’Hill’’ dini denilen ve kabilelere göre tarihsel gelişimi içerisinde var olan politeist dinsel inançları tarif etmektedir. Bölgenin bütün pagan/putperest/animist vb. inançları bu çatı altında adlandırılır. Bu iki genel çatı altında toplanan dinler ve totemler/tanrılar bir bütünlük arz etmeden varlıklarını sürdürmekte ve döneminin izlerini sergilemektedir.

İslam tarihçileri ve Kuran’da belirtilenlere göre (Bakara/62), bölgede tek tanrılı ve göksel olarak adlandırılan Yahudi, Hıristiyan ve Sabii’lerin dinsel inanışlarıda coğrafyadaki dinlerin içerisinde yada yanında yaşamaktadır ve Mekke merkezi haricinde de oldukça yaygındırlar. Mekke yakınlarındaki Necran kenti Hıristiyan dininin bir piskoposluk merkezidir döneminde. Bölgede Yahudiler’in hac yaptıkları kutsal yerler vardır. O dönem tanımlaması ile Hanif’liğin bir din olmayıp daha çok Kureyş inancı dışındakileri tarif eden bir sıfat olduğu genel görüşü yaygındır. Bazı Hıristiyanlar, politeistler, Sabii’ler yada sadece bir yıldıza inananlarda gene aynı şekilde Hanif olarak anılmaktadır. Zındıklar ise o dönem tanımlaması ile Mecusi, Mazdek ve Dehri inancına sahip olanlardır. Bölgenin dinsel yapısı kabaca bu şekildedir, İlerleyen bölümlerde bütün dinler ve tanrılar ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

İslam öncesi Mekke merkezli Arap Din inancı 2

Arap tanrıları (Hicaz bölgesi/Mekke merkezli):

Arap tarihçileri söz konusu tanrıları, İslam öncesi dönemdeki tanımlamaları ile bizlere aktarmaktadır. Bu tanrılar kişisel tanrılar, kabile tanrıları ve kitlesel tanrılar olarak sınıflandırılmışlar fakat bu sınıflandırmayı yapanlar günümüz toplum biliminin geldiği bilgi seviyesinde olmadıkları için konuyu şekilsel olarak ele almışlardır. Sonrasındaki İslam tarihçileri ise konuya kendi özellerinden bakıp bu tanrı fiğürlerini yerli ve yabancı olarak ele alıp yerlileri basit putlar, yabancıları ise daha gelişmiş putlar olarak değerlendirmişlerdir. Aşağıda gelişmiş tanımları yapılacak olan bu tanrılar, İslam öncesi adlandırılmalarına mukabil aynı zamanda tarihsel gelişimleri ilede adlandırılabilirler. Klasik İslam tarih söyleminin aksine politeist inancın varlığının, MS. 2.YY’da yaşamış olduğu düşünülen Amr b.Luhay’dan çok öncesine dayandığı günümüzde bilinmektedir. Mekke’ye politeist inancın Amr b.Luhay tarafından getirildiği söylencesinin kökeninde, bölge İnsan’ının o döneme kadar kişisel tanrılara ve ilkel kabile animizmine inanıyor olması nedeniyle, değişimin başladığı döneme binaen tarihlendirmesi kuvvetle muhtemeldir.

Bölgedeki politeist din inancının Arap ve İslam mitolojisine göre tarihlendirilmesi ise:
a) en-Nasb (Çoğulu el-Ensab); daha çok kişisel tanrı inancı ile birlikte animist, atalar kültü vb. ilkel inanç seviyesindeki dönemi ve o tanrıları adlandırmaktadır.
b) el Vesen (Çoğulu el-Evsan); bölgedeki değişik alan ve objelerin aşiret/kabile dinsel inancı çerçevesinde tapınılmaya başlanmasını ve bu kutsal alan ile tanrıları tanımlamaktadır. Kabe kutsal alan kültününde bu dönemde çıkmış olması kuvvetle muhtemeldir. Totem kültünün gelişerek tanrı kültüne dönüşmüş halidir aynı zamanda.
c) es-Sanem (Çoğulu el-Esnam); Amr b.Luhay bu dönemde iktidara gelerek MS: 2.YY’da ilk defa Mekke çevresinde bir ticari istasyon kurmuştur ve daha gelişmiş bölgeler olan Yemen ve Suriye’den gene daha gelişmiş din ve tanrılar getirmiştir klasik İslam tarihine göre, burada söz konusu olanın aslında bölgeyi ele geçiren daha gelişmiş kültürel düzeye sahip kabilenin, kendi dinsel inancınıda beraberinde getirmesi neticesinde diğer ilkel totem ve tanrıların ikinci planda kalması yada egemen kültür içerisinde erimesi, yani bölgesel ilkel kabilelerin kültürel/dinsel asimilasyona uğraması durumudur aslında. İslam öncesi son dönem politeist din inancınıda tanımlar.

Allah
Günümüzde Arap mitolojisi’ndeki adı bilinen çok az sayıdaki tanrıdan birisidir. Arkeolojik kayıtlara dayanarak 20. YY. başlarından itibaren Sümerler’den, Arami ve Yahudi’lere ve oradan da Araplar’a geçen Ay tanrısının, lokal Ay tanrısı ile birleşmesi neticesinde ortaya çıkan Ay tanrısı olarak tanımlanmıştır, Kureyş’in de içinde bulunduğu Kinane kabilesinin tanrısıda Ay’dır. Dilsel köken olarak el-İlah/al-İlah/el-Lah sözcüğünden (Aramice kökenli olduğu yönünde kabul görmektedir, Aramice’ye ise Babil ve onada Sümer üzerinden geçtiği düşünülmektedir) türetilen bir isim olduğu yönündedir. Başlangıçta tanrı anlamında el-ilah türevi olarak genel bir kullanıma sahiptir. Keza Arap mitolojisinde baş tanrı olduğu, bölgedeki bütün Arapların ona taptığı gibi bilimsel zemine oturmayan bazı tanımlar yapılsada doğru olan tek şey Allah adlı tanrının Mekke’deki kutsal alanda yer aldığı ve ona tapınıldığıdır, İslam öncesi kutsal alanın koruyucusu olarak tapınılmış sonrasında 5. Yüzyılda Kabe inşa edilince aynı zamanda kutsal alanın içerisindeki her şey gibi Kabe’nin de koruyucu tanrısı olarak kabul görmüştür.

Kuran’da Enbiya/26-29 ayetlerinde özellikle İslam öncesi tapınılan bir tanrı olarak anılır, Arap mitolojisinde Allah 3 kızı (tanrıçalar) ile betimlenir, bu ayetlerde ise Allah adlı tanrının tek tanrı olduğu ve kızları olarak tapınılan tanrıçaların ise Allah’ın yarattığı melekler olduğu vurgulanır. Akeolojik veriler bir yana elimizdeki en somut kanıt aslında hadislerdeki bilgi kırıntıları dışında budur. Bir siyerde Muhammed’in dedesi ve bakımını üstlenen kişi olan Abdulmuttalib’in dinsel ritüeli gerçekleştirmesi anlatılırken, Allah’ı da andığı ve tapındığı anlatılır, burada anlatılan seramoni esnasında Allah adlı tanrıya Mekke kutsal alanının (Harem) koruyucusu olmasından dolayı tapınma vardır Abdulmuttalib tarafından. Kuran’dada sık sık atıfta bulunulan (Müminun/84-89, Ankebud/61, Zuhruf/87 vb.) bu tanrının özellikleri ise; yaratıcı olması, yağmur yağdırması, hayat vermesi, canlıları beslemesi, kabilenin kervanlarını ve mallarını koruması (Abdulmuttalib’de malların ve Mekke kutsal alanının korunması için dua etmiştir) ve muhafızlık yapan/koruyucu olmasıdır.

Değişik özellikler yüklenen 3 kızı vardır tanrıça (Lat-Uzza-Menat) olarak tapınılan, yaratıcı/panteon vari bir yapı vb. özelliklerinden dolayı kendisine baş tanrı özelliği yüklenmiştir fakat Mekke özelinde bunu destekleyecek bir bilgi yoktur, aksine özellikle Mekke merkez olmak üzere kızları olarak adlandırılan tanrıçalara daha fazla tapınıldığı (İslam’ın yayılması esnasında bu yüzden Müslümanlar politeistleri eleştirmişler ve alay etmişlerdir), adet olduğu üzere Arap ve Bedeviler’in çocuklarına en çok tapındıkları tanrıların adlarını verdikleri, buradan hareketle en çok rastlanan isimlerin ise Lat-Uzza-Menat olduğu, en az rastlanan ismin ise Allah olduğu, bu yüzden baş tanrı sıfatının bir gerçeklik taşımadığı kabul gören bir tezdir.

Bir panteon (Sümer, Mısır, Yunan vb.) olması gerekliliğinden hareketle yanılan ilk yorumcuların ardılları da aynı şekilde tanrı panteonu aşamasına gelmemiş ilkel kabile dini ve benzeri tapınma aşamasında olan bölge toplumunun inançlarını yanlış değerlendirmiştir. Kuzey’deki akrabalarının antik Helen ve Roma kültüründen etkilenmelerini, Mekke toplumu içinde geçerli sebep olarak görenler olmuştur. Mekke’nin din/ticaret kökenli misyonunuda göz ardı edip Allah’a ait olmayan sıfatlar ve özellikler yüklenmiştir. Teknik olarak din ticaretinden ve buna paralel bölgesel panayırlardan nemalanan Kureyş’in bir tanrıyı diğerlerinin üstünde tutması çıkarlarına terstir. Bunlara rağmen Mekke merkezinde (Allah’ın aksine) öne çıkan tanrı anlatımlara göre Hübel olmuştur, Allah (Arap mitolojisine göre) Mekke’deki 360 tanrıdan birisidir, kişiler bazen onu kendi şahsi tanrıları yapmışlardır ama bir toplumun baş tanrısı olduğunu gösterir bir bilimsel kanıt yoktur,  Hicaz dışında neredeyse tapınılmamaktadır kendisine, Suriye-Irak-İran’a göç eden bölge kabilelerinden bazılarının yanlarında Allah adlı tanrıyı götürmeleri muhtemeldir, kitlesel bir fenomen olamamıştır. Mekke merkezli bir tanrı olduğu kaçınılmaz gerçektir, Sümerler’den 7.YY’a kadar evrilerek geldiği ise arkeolojik olarak sabittir.

İslam tarihçilerinden hareketle bir kısım tarihçiler ve özellikle İslam din adamları, İslam öncesi şiir ve nesrini de tarihsel gerçek olarak ele almakta ve değerlendirmektedir. Buradan hareketle günümüz söylemi olan siyasi İslam’ı destekleyen bilgiler için kaynak göstermektedir. Geri kalan büyük çoğunluk ise İslam öncesi şiir ve nesrin özellikle 1. YY’daki İslam’ın ilk yayılımı neticesindeki sorgulamasında geliştirilen bir retotik neticesinde kaynak olarak gösterildiğini, bunu yaparkende söz konusu yazılı olmayan kaynağın değiştirilerek İslam söylencesine uydurulduğunu belirterek çok az şiir ve nesri kaynak olarak kabul etmektedir. Özellikle dönemine uymayan söylemler ve Allah’a isnad edilen şiirler genel kabul görmemektedir. İslam’ın MS. 7-8 ve 9.YY’daki iç savaşlar neticesinde tarafların siyasi emellerine binaen uydurulan hadisler gibi amaca uygun şiirler uydurulduğuda genel kabul görmektedir. İlk dönem İslam ve öncesinde Arap yarımadasındaki Hıristiyan ve Yahudiler de günlük konuşmaları dahil olarak tanrı yerine / anlamında Allah sözcüğünü kullanmışlar, buda sonraki dönem İslam tarihçilerinin yorumlaması ile Allah inancının monoteist yansıması şeklinde yanlış bir söylemede yol açmakla kalmamış aynı zamanda özellikle yarımada da yaşayan Hıristiyan Arap kabilelerinin de politesit (putperest) olarak algılanmasına yol açmıştır.

Mekke bölgedeki 100 civarındaki kutsal Kabe’den birisine sahiptir ve Mekke’de var olan tanrıların bir kısmınıda barındırmaktadır bu 100 civarındaki kutsal alanlar. Değişik kabilelerin kendi kutsal Kabe’leri mevcuttur ve bu kutsal alanlarda değişik tanrı yada tanrılara tapınılmaktadır (bunların bazılarında Allah’ı temsil eden bir putun olması muhtemeldir). Ticaretle iç içe geçmiş bu kutsal alanlar birbirine rakip teşkil ettiği için de siyasi çekişmenin merkezleridir ve sık sık savaşırlar. Bu kutsal alanlarda her kabilenin kendi tanrısının öne çıkması daha doğaldır. İçlerinde sadece Mekke kutsal alanı Kureyş’in iktidara gelmesinden sonra, dini tamamen ticarete entegre ederek, kendisinin olmayan tanrılarıda kabul ederek siyasi/ticari ve dinsel anlamda bölgede öne çıkmıştır, bu statünün ve gelişmenin salt Allah’a bağlanması yanlış tahlildir.

İslam dışında herhangi bir yerde anılmayan ve hakkında tek bir bilimsel kanıt bulunmayan İbrahim (kaldı ki İbrahim’in yaşayıp yaşamadığı, tek bir kişi değil bir çok kişinin tarihsel mitolojik karışımı olduğu gibi görüşlerle anılmaktadır) dininin tanrısı olarak İslam mitolojisinde ve İslam kaynaklarında geçen Allah, İslam din doktrininde daima monoteist bir inancın tanrısı olarak adlandırılır. Buna kaynak olarak Hanif din inancı olan İbrahim dininin bölgede uzun süredir yaşadığı ve İbrahim ardıllarının hanif dinden ayrılarak putperest oldukları savı yinelenir. Çok az sayıda İnsan tarafından yaşatıldığı ve bunlardan birisininde Muhammed’in babası olan Abdullah (bazı tarihçiler yaşamadığı yönünde, bazı tarihçiler ise bu ismin sonradan oluşturulduğu yönünde tezler öne sürmüşlerdir, bu tezlere kaynak olarak ismin çok ender rastlanmasını göstermişlerdir) olduğu söylemlenir. Muhammed’in dedesinin Mekke’nin yöneticisi olması ve ticaretle dini yönetmesi (rahip/kral) görevi nedeniyle çocuklarına bu günde bilinen dönemin tanrılarının adlarını verdiği gerçeği göz ardı edilmektedir (ör. Muhammed’in amcası Abdulmenat yani tanrıça Menat’ın kulu anlamında).

İbrahim’in bir din kurucusu olarak Kuran’da Medeni ayetlerde bahsi geçmesi ile birlikte İslam din mitolojisine girmiştir. Mekki ayetlerde İbrahim bir peygamber olarak bahsedilmektedir. Medine öncesinde Muhammed için Allah’ın diğer peygamberlerinden birisi olan İbrahim, Medine’de birden Muhammed’in seceresinde yer alarak özgün bir din getirmiş ve atası olmuştur. Bu süreç bölgedeki Yahudi kabilelerin Muhammede karşı tavır almaları ve savaşların başlaması ile paralellik arzeder. Kureyş’in atalarının politeist dini anlamında kullandığı İbrahim dini kavramı içerik ve anlam değişikliğiyle İslam’ın bir söylemi olmuştur.

İslam tarihinde sadece Allah’a tapınan bir kitleyi bırakalım bir tek şahıs ismi bile yoktur kayıtlarda, sadece yukarıda da anlatıldığı gibi  tek tük bazı Abdullah adı verilmiş kişiler vardır (bunların Allah’a taptıkları belli ve kesin değildir). Allah kitlesel bir tapınmanın aksine, Mekke kutsal alanındaki tanrılardan birisi olarak her tanrı gibi saygı görmekte ve Mekke kutsal alanının koruyucusu olarak kendine tapınan bir kitleyede sahip olmaktadır, o dönemde İbrahim’i atası olarak gören Kinane (Kureyş’inde dahil olduğu üst kabile) kabilesi içerisindeki bir çok aşiret/kabile (Kureyş’te dahil), İbrahim’in dini derken atalarının tapındıkları tanrı/tanrıları kast ettikleri bir gerçektir. Ahmesi’liği (Kureyş’in inandığı dinsel yaşam) red eden bir kitlenin olması ve bunların ataları olduğuna inandıkları İbrahim dinine (gene politeist olan bir inanca) inanmaları dönemin tarihsel söylemiyle ve isimleri’ylede uyuşmaktadır.

Muhammed’in İslam adına söyleme başladığı tarihte bölgede en çok politeist inanca sahip kitle olduğu, gene İslam kayıtlarına göre Hanif dine mensup kişi adı altında 4 kişinin olduğu fakat bunlardan sadece birisinin Hanif olarak adlandırılabileceği, Hanif’liğin bir din değil sıfat olduğu, tarihsel ve arkeolojik hiçbir kayıtta İbrahim dini diye bir dinin olmadığı, dinlerin İslam söyleminin aksine monoteizmden politezime geçtiği ve sonra yeniden monoteist olmadığı, şahıs tanrı inancından, kabile tanrı inancına ve animizme kadar geniş bir yelpaze içerisinde politeist bir evreden geçtikten sonra, sadece Orta Doğuda monoteist bir yapıya büründüğü bilimsel bir gerçektir. İslam’daki ataların dini söyleminin o dönem için kabilelerce inanılan politeist dinlere atıf olduğunu artık biliyoruz.

Özetle: Allah, Hicaz bölgesinde ve Mekke özelinde tapınılan politeist din içerisindeki Mekke kutsal alanının koruyucu tanrısıdır, 3 kızı olması nedeniyle kendisine birde eş (güney Arabistan’da güneş kültü ile özdeşleştirilmişsede, kızlarından Lat’ın Mekke’de güneşle özdeşleşmesi bu durumu karışık hale getirmiştir) yakıştırılmışsada bunu destekleyecek bir bilgiye sahip değiliz, fakat bir eşinin olması muhtemeldir. Kureyş’in kabile tanrısı olması da muhtemeldir ki bu yüzden tanrısal aileye tapınılmaktadır Mekke özelinde, Ahmesi’liğe muhalif olarak öne çıkmasıda olasıdır. Muhammed’in onun yaratıcı özelliğini Yahudi’lik ve Hıristiyanlık’taki monoteist tanrılara benzeterek öne çıkarması kuvvetle muhtemeldir. Enbiya/26-29 ayetlerinde belirtildiği gibi onu tek tanrı ve diğer lokal tanrıları ise melek/cin vb. varlıklar yapması ise dönemine göre modern bir din için geçerli unsurları bir araya getirmesinin göstergesidir.

Döneminin bölgesel siyasi/dinsel yapısı içerisinde egemen olunması için monoteist (başlangıçta Muhammed’in böyle bir politika izledine dair bir kanıtta yoktur, aksine mevcut politeist dinde bir iyileştirme yaptığına dair göstergeler mevcuttur) özelliklere bürünebilecek tanrı vasfına sahip bir tanrı olması nedeniyle (Muhammed’in aşiret tanrısı yada şahsi tanrısı olması da muhtemeldir), Muhammed’in izlediği politikalar ve zamanla İslam’ın güçlenmesi neticesinde monoteist bir yapıya büründüğü söylenebilir. Tarihsel süreçte bölgenin hala devlet dini öncesi aşamadaki rahip/kral din devleti aşamasında olmasıda, Allah’ın rahip/krala tabii olanların kendisinede tabii olduğu, tanrıya tabii olanların krala’da tabii olduğu bir tanrı aşamasına geçmesinide sağlamıştır. Rakip Kabe’lerin ve tanrıların zamanla siyasi ve ticari olarak güçsüz kalması, kendisine tapınanların ise aksine güçlenmesi neticesinde öne çıkan Allah tapınımı, İslam sonrası diğer kutsal alanların ve kabe’lerinin yıkılıp yasaklanması ile egemen dinin monoteist tanrısı vasfını kazanmıştır.

İslam öncesi Mekke merkezli Arap Din inancı 3

Hübel
Mekke kutsal alanında kırmızı akik taşından bir tanrı heykeli (putu) olan tanrıdır, Mekke dışından getirilmiş olduğu ve İslam kaynaklarında putunun sağ kolunun kırık olması nedeniyle Kureyş kabilesince altın bir kol takılarak onarıldığı rivayet edilmektedir. İslam öncesi son dönem Mekke’de en çok itibar edilen tanrıdır, Yemen kökenli (Ba’l adlı lokal tanrının Mekke’deki devamı) bir tanrıdır ve Amr b.Luhay’ın bölgeye hakim olması ile Mekke kutsal alanında yerini aldığı genel görüştür. Mekke çevresindeki Kinane kabilelerinin kollarınında bu tanrıya tapındıkları kayıtlıdır ki bu normaldir çünkü onların atalarının taptığı tanrıdır aslında, Hicaz’da genel olarak tapınılan ender tanrılardandır, baş tanrı olarakta adlandırılmaktadır. Yağmur, bilgelik, ticaret ve kader tanrısı olmakla birlikte aynı zamanda çobanların tanrısıdır, putu çevresinde fal bakma ve benzer ritüellerin yapıldığı, gelecekten ve geçmişten haber veren tanrı olduğu bu yüzden kendisine tabii din adamları vasıtası ile tapınıldığı ve fal bakıldığı için (Maide/90) tapınılması Kuran’da ilk yasaklanan tanrılardandır. Arapça adı ile Kitabı Mukaddes’teki Abel adı arasında bir paralellik kuranlarda vardır.
 
Lat
Kendisinin asıl tapınağı Taif’teki Kabe’dir (Hicri 2. yydaki Taif camisinin sol minaresinin olduğu yerdeydi tapınağı), tıpkı Mekke’deki Kabe gibi saygınlığı vardır Hicaz’da Menat’tan sonra en saygın tanrıçadır, Benat Allah (Allah’ın kızı) olarak anılmıştır. Atalara tapınma kültünden geldiği (ana erkil dönem) sanılmaktadır, beyaz dört köşe bir taş (erken dönemde sunak taşı olması muhtemel) olarak putu vardır, İngiliz seyyah James Hamilton 1857 senesinde yerinde gözlemlediği taşı granitten yapılma ve 12 feet’e 4 feet ölçülerinde tarif etmektedir, el-Ensab dönemi tanrıçası olması ve Kureyş’inde içinde yer aldığı lokal kabilelerin eski tanrıçalarından olması kuvvetle muhtemeldir, özellikle Kinane kabilesinin bir çok kolunun tanrıçasıdır. Bereket tanrıçası olarak Mekke kutsal alanında bir tanrıça heykeli (putu) olup tapınılan bir tanrıçadır, Güneş’le özdeşleştirilmiştir. Kuzey Arabistanda da tapınılan bu tanrıçaya o bölgede tanrıların anası, baş tanrıça sıfatıda verilmiştir. Hicaz’daki genel olarak tapınılan tanrıçalar’dandır, Allah’ın kızı olduğu kabul edilir ve aynı zamanda bazı ritüellerde Allah’a dua edilirken, ayrıca tanrıçaya ‘’Allah’ın edilen duaları kabul etmesine yardımcı olması için’’ dua edilirdi ki Kuran’da Zumer/3’teki ayette bahsi geçende budur, buradan hareketle İslam söylemi bütün politeist din içerisindeki tanrılarıda aynı kategori içerinde değerlendirir ki bu yanlıştır.
 
İslam hadislerinde meşhur şeytan ayetleri diye adlandırılan ayetlerde adı geçen 3 tanrıçadan birisidir, Hicaz’da çok saygın bir yeri vardır ve simgesi ‘’Güvercin’dir’’, karşımıza İslam mitolojisinde çok sık çıkar, Muhammed’in Medine’ye siyasi ilticacı olarak kaçışı sırasında saklandığı mağarada, kendisini koruduğuna inanılan İslami bir efsanede yer alan Güvercin’de aslında tanrıça Lat’tan başkası değildir. Hıristiyanlık’taki Meryem kültünün gizli yansıması olarak ele alanlar olduğu gibi, Sümerler’de ve diğer ardılı toplumlarda yer alan bereket tanrıçalarınada dayandıranlar vardır, tarihi kayıtlar ve Arkeolojik veriler ışığında lokal bir tanrıça olması muhtemeldir, bölgeden kuzeye göçen Arap kabilelerce Suriye ve Irak’ta Sümer dininden gelen İnanna ardılı tanrıçalarla bütünleştirilmiş olması gerçeği, bu inanışın Mekke’deki ilkel kabile din anlayışı ile uyuşması anlamına gelmiyeceği, fakat tanrıçaların benzerlik arz edebileceği genel kabul görmektedir.
 
Tanrıça İslam sonrasında bir melek olarak kabul görmüştür, herhangi bir özel görev yüklenmeyen tanrıça, İslam’ın Allah’a yardımcı olan bir çok meleğinden birisi olarak adlandırılmıştır. O ve kız kardeşleri olan diğer iki tanrıçanın İslam’da melek olarak adlandırılması, benzer bütün tanrı ve tanrıçalarında melek olarak algılanmasına yol açmıştır.  Bazı tanrı ve tanrıçalar ise cin, şeytan vb. şekillerde yer almışlardır İslam mitolojisinde.
 
Uzza
Esas tapınağı Taif yakınlarındaki Nahle (Nakhlah) denilen yerde ki Kabe kutsal alanında yer alan üç küme dikenli bir ağaçla temsil edilen yerdir (ağaç kültüne ait eski bir kabile totemi), yanında bir kurban sunak taşı vardı, yaygın olarak İnsan kurbanı yapılmaktaydı. Bu tanrıça putu ağaç merkezli Kabe, Mekke’deki Kabe kutsal alanı gibi saygı görmekteydi. Tapınağından sesler gelirdi. Menat ve Lat’tan sonra en saygın tanrıçadır, Benat Allah (Allah’ın kızı) olarak anılmıştır. Al-Uzza, al-A'azz' ın dişisidir (Allah’ın 99 isminden birisinin); al-kubrâ'nın, al-akbar'in dişisi olduğu gibi; anlamı "en kudretli, en güçlü"dür. Kureyş kabilesi tanrıçaya Huraz vadisinde Sukam adlı bir dağ yarığında ayrıca Kabe inşa etmiş ve gene Mekke’deki Kabe kadar kutsal saymıştır, söz konusu Kabe’ninde diğer bütün Kabeler’de olduğu gibi ‘’Gabgab’’ adı verilen tanrılara sunulan adak, hediye ve kurbanların atıldığı kuyusu olduğu kayıtlıdır (ilk dönem kurbanlar bu kuyu yanında kesilip kanları akıtılarak içerisine atılırken zamanla adak taşları ortaya çıkmış ve sadece tanrılara sunulan hediyelerin depolandığı yer olmuşlardır). Mekke’deki kutsal alanda yapılan dinsel ritüellerin hemen hemen hepsi 3 tanrıça içinde kendi Kabe’lerinde yapılmıştır. Mekke’deki hac ritüelinde 3 tanrıçaya dua edilip saygı gösterilmiştir, Mekke kutsal alanında da bir tanrıça heykeli (putu) mevcuttur. Muhammed’in peygamberlik iddiası öncesinde tapındığı bir tanrıçadır, kendi beyanına göre ‘’ben kavmimin dinindeyken al-Uzza’ya boz bir koyun sundum’’ dediği İslam tarih kitaplarında kayıtlıdır.
 
Hicaz’da bereket ve ailenin koruyucu tanrıçası olarak tapınılmıştır, ayrıca Arap yarımadasında ki Arap ve Bedevi kabilelerce aşk ve güzellik tanrıçası olarak tapınılmıştır, Suriye’de Venüs ile özdeşleştirilmiştir. Kureyş kabilesi için oldukça özel bir tanrıça olması onun kabile tanrıçası olarak tapınıldığını göstermektedir. En çok onun adı Kureyş kabilesince çocuklara verilmiştir. Suriye’de ki Arap kabileleri tarafından İsis ve Afrodit adlı tanrıçalarla özdeşleştirilmiş ve adına tapınaklar yapılmıştır, Sami Ba’la tanrısı ile özdeştir. Mekke de ayrıca isimleri bilinmeyen iki kızınada tapınılmaktaydı. Esirler, kız ve erkek çocukları kendisine kurban edilirdi.
 
Bir İslam efsanesine göre Uzza Nahle’de yan yana duran üç hurma ağacında yaşayan bir dişi şeytandır. Muhammed onu kesmesi için Halid b. Valid’i gönderir, sırasıyla tek tek keser ağaçları ve her birinde diğerini kesmek için izin alır Muhammed’ten, sonuncu ağacıda kesince içinden bir cadı çıkar, tapınak bekçisi cadıya saldırmasını tavsiye eder, bu sırada Halid b. Valid kılıcı ile cadının kafasını keser ve ona ‘’ey Uzza gördünmü Allah seni alçalttı’’der ve sonucu Muhammede anlatır. Ağaç ve çalı fenomeni Ortadoğudaki en eski inanç şekillerindendir, yaprakların hışırtısının tanrıların sesi olduğuna inanılmıştır, tanrının Musa ile yanan bir çalının içinden konuşması efsanesinde olduğu gibi kökeni bölgede İnsanlık tarihi kadar eskidir.
 
Allah’ın kızı olduğu kabul edilir ve aynı zamanda bazı ritüellerde Allah’a dua edilirken, ayrıca tanrıçaya ‘’Allah’ın edilen duaları kabul etmesine yardımcı olması için’’ dua edilirdi ki Kuran’da Zumer/3’teki ayette bahsi geçende budur, buradan hareketle İslam söylemi bütün politeist din içerisindeki tanrılarıda aynı kategori içerisinde değerlendirir ki bu yanlıştır. Söz konusu olan sadece Allah’a yapılan duaların kabulü için onun kızlarına aracı olması için yapılan dualardır, yoksa bir tanrıya diğer başka bir tanrının dua kabul etmesi için yapılan bir dinsel ritüel yoktur ortada, var olan sonraki dönem İslam din adamlarının konuyu yanlış anlaması ve anlatmasıdır. Tanrıça İslam sonrasında bir melek olarak kabul görmüştür, herhangi bir özel görev yüklenmeyen tanrıça, İslam’ın Allah’a yardımcı olan bir çok meleğinden birisi olarak adlandırılmıştır.
 
Menat
Mekke ile Medine arasında Kudeyd’in Müşelşel bölgesinde (Kızıldeniz sahiline yakın bir yerde) kendi Kabe’si vardı. Mekke’deki kabe gibi kutsal bir alan olarak, sonradan ensar adını alacak olan Evs ve Hazrec aşiretlerinde saygı görmekteydi. İnsan şeklinde bir tanrı heykeli (putu) olduğu rivayet edilmektedir, al-Azraki’ye göre siyah şekilsiz bir taştır. Arap mitolojisinde 3 Tanrıçanın en eskisidir, Benat Allah (Allah’ın kızı) olarak anılmıştır, Kuzeyde kendisine tapınılmakta ve Nemesis adlı tanrıçayla birlikte anılmakta ve aynı zamanda Hübel’in karısı olarak adlandırmaktaydı. Tanrıça heykelinin (putunun) Mekke’ye Amr b.Luhay tarafından getirildiği söylenmektedir İslam mitolojisinde. Erken dönemden itibaren kendi Kabe’sinden Mekke’deki Kabe’ye bir hac yapıldığı kaydedilmiştir. Mekke’deki hac ritüeli onun tanrıça heykeli (putu) önünde saçların kesilmesi ile biterdi İslam öncesinde. Bazı kabileler ise hac ritüelini burada bitirmez ve devam ederek Safa ile Merve arasında Sa’y ettikten sonra bitirirlerdi. Erken dönemde (ana erkil dönem) başlıbaşına bir tanrıça olduğu ve daha sonra Allah ve kızlarına dahil edildiği yönünde Arkeolojik veriler vardır.
 
Allah’ın kızı olduğu kabul edilir, hüküm ve kader tanrıçası olarak saygı görürdü ve aynı zamanda bazı ritüellerde Allah’a dua edilirken, ayrıca tanrıçaya ‘’Allah’ın edilen duaları kabul etmesine yardımcı olması için’’ dua edilirdi ki Kuran’da Zumer/3’teki ayette bahsi geçende budur, buradan hareketle İslam söylemi bütün politeist din içerisindeki tanrılarıda aynı kategori içerinde değerlendirir ki bu yanlıştır. Diğer tanrı yada tanrıçalara aracılık yapması için değil bizzat sadece babaları olan Allah’a aracılık yapması için bilahere dua edilen tanrıçalardandır. Tanrıça İslam sonrasında bir melek olarak kabul görmüştür, herhangi bir özel görev yüklenmeyen tanrıça, İslam’ın Allah’a yardımcı olan bir çok meleğinden birisi olarak adlandırılmıştır.